Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, kişisel internet sitesinde yayımladığı 18 Ekim 2026 tarihli “Tarihte Goya” yazısında Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de gerçekleştirdiği kültür ve tarih gezisinin ayrıntılarını aktardı. Daha önce Hindistan seyahatini anlattığı yazı dizisinde Babür İmparatorluğu'ndan kalan tarihi mekanlara ve müzelere yeterince yer vermediğini belirten Ülker, yeni yazısında Babür hanedanının kuruluşundan sona erişine kadar uzanan süreci inceledi.
Ülker, Babür İmparatorluğu'nun yalnızca bugünkü Hindistan'ın değil, Pakistan ve Bangladeş başta olmak üzere Güney Asya'nın ortak tarihinin bir parçası olduğunu vurguladı. Delhi'deki tarihi eserler üzerinden imparatorluğun mimari gelişimini, kültürel çeşitliliğini, bilimsel çalışmalarını ve farklı toplumlarla kurduğu ilişkileri anlattı.
MURAT ÜLKER YAZISINA YILDIZ HOLDİNG KOLEKSİYONUNDAKİ ESERLE BAŞLADI
Murat Ülker, yazısının kapağında Yıldız Holding sanat koleksiyonunda bulunan ve İngiliz Doğu Hindistan Şirketi dönemine ait tarihi bir olayı betimleyen eseri paylaştı. Kalküta'daki Company Ekolü tarafından 1800 civarında hazırlanan eser, kağıt üzerine altın ve guaj tekniğiyle yapılmış olup çerçeveli ölçüleri 53 x 44 santimetre, çerçevesiz ölçüleri ise 33,5 x 24 santimetre olarak belirtildi.

Resimde, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin Benares temsilcisi George Frederick Cherry (1761-1799) ile Oudh Nevvabı Vezir Ali arasında 14 Ocak 1799'da gerçekleşen görüşme tasvir ediliyor. İngilizler tarafından görevinden alınan Vezir Ali, Benares'te yaşamaya başlamış, daha sonra Kalküta'ya gönderilmesi kararlaştırılmıştı.
Vezir Ali, kararı görüşmek üzere yaklaşık 200 kişilik maiyetiyle Cherry'nin konutuna gitti. Kahvaltı sırasında çıkan tartışmada kılıcını çekerek Cherry'ye saldırdı ve İngiliz temsilci hayatını kaybetti. Olayın ardından kaçan Vezir Ali, aylar sonra hayatının bağışlanması şartıyla İngilizlere teslim oldu ve kalan ömrünü esaret altında geçirdi.
BABÜR İMPARATORLUĞU 1526'DAN 1857'YE KADAR 331 YIL SÜRDÜ
Ülker, Hindistan tarihinin tek bir halkın veya imparatorluğun geçmişi üzerinden açıklanamayacağını belirterek İndus Vadisi uygarlığından Vedik döneme, Maurya ve Gupta imparatorluklarından Delhi Sultanlığı'na, Babürlerden İngiliz sömürge yönetimine kadar uzanan siyasi ve kültürel değişimleri aktardı.
Babür İmparatorluğu'nun kurulduğu 16. yüzyılda bugünkü sınırlarıyla Hindistan adlı bir ulus devlet bulunmadığını hatırlattı. Hindustan veya Hindistan kavramlarının İndus ve Ganj havzalarıyla zaman zaman bütün altkıtayı tanımlamak için kullanıldığını, Babürlerin hakimiyet alanlarının günümüzde birden fazla ülkenin sınırları içinde kaldığını ifade etti.
Ülker, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Myanmar, Sri Lanka ve Maldivler'in bulunduğu geniş coğrafyada Hindu, Müslüman, Sih ve diğer dini toplulukların tarih boyunca farklı ilişkiler geliştirdiğini belirtti. Nepal, Sri Lanka ve çevresindeki siyasi yapıların ise Babür yönetimiyle değişken ilişkiler içinde bulunduğunu kaydetti.
BABÜR ŞAH'IN TÜRKÇE YAZDIĞI BABÜRNAME VE HANEDANIN KÖKENLERİ
Babür İmparatorluğu'nun kurucusu Babür Şah, 1526 yılında gerçekleşen Birinci Panipat Savaşı'nda Delhi Sultanlığı'nın son hükümdarı İbrahim Lodi'yi yenerek Kuzey Hindistan'da yeni bir hanedanın temellerini attı. Baba tarafından Timur'un beşinci kuşaktan torunu, anne tarafından ise Cengiz Han soyundan gelen Babür Şah'ın ana dili Çağatay Türkçesiydi.
Ülker, Babür Şah'ın ünlü eseri Babürname'yi Türkçe kaleme aldığını ve hanedanın siyasi geleneğinin büyük ölçüde Timurlu mirasına dayandığını anlattı. Avrupa kaynaklarında “Mughal” veya “Mogul” adıyla anılan hanedanın yalnızca Moğol kökeniyle tanımlanamayacağını, Türk-Moğol geçmişinin Fars kültürü ve Hint gelenekleriyle birleştiğini belirtti.
Babür döneminde başlayan kültürel etkileşim, sonraki hükümdarlar döneminde mimari, minyatür, bahçe tasarımı, edebiyat ve kitap sanatlarında kendisini gösterdi. Ülker, imparatorluğun farklı kuşaklarında Orta Asya'dan gelen yönetici sınıfların giderek yerel toplumla bütünleştiğine dikkat çekti.
URDUCANIN OLUŞUMUNDA TÜRKÇE, FARSÇA VE ARAPÇANIN ETKİSİ
Murat Ülker, yazısında Hindistan'ın kültürel geçmişini dil üzerinden de ele aldı. Kuzey Hindistan'ın yüzyıllar boyunca Orta Asya, İran ve Afganistan'dan gelen topluluklarla yerel halkların karşılaştığı bir bölge olduğunu, etkileşimin izlerinin günümüzde konuşulan Urduca üzerinde görülebildiğini aktardı.
Pakistan'ın resmi dillerinden Urducanın adının Türkçedeki “ordu” sözcüğüyle bağlantılı olduğunu belirtti. Farsça “zaban-ı urdu” ifadesinin ordu veya karargah dili anlamıyla ilişkilendirildiğini, ancak Urducanın Türk dili değil, Hint-Aryan dil ailesinin bir üyesi olduğunu açıkladı.
Delhi Sultanlığı ve Babür dönemlerinde saraylar, ordular ve büyük şehirler Türkçe, Farsça, Arapça ve yerel dillerin karşılaştığı merkezler haline geldi. Ülker, Urducanın oluşumunu Babür döneminin kültürel sentezinin günümüze ulaşan örneklerinden biri olarak gösterdi.
HİNDİSTAN'DA İSLAMİYETİN YAYILIŞI MOĞOL İSTİLALARINDAN ÖNCE BAŞLADI
Ülker, Hindistan'ın İslamiyet'le tanışmasının Moğol akınlarından çok daha eskiye dayandığını hatırlattı. Arap tüccarların Hindistan kıyılarıyla sürdürdüğü ticari ilişkilerin ardından 8. yüzyılda Sind bölgesinin Araplar tarafından fethedildiğini, 11. ve 12. yüzyıllarda Gazneli ve Gurlu seferlerinin gerçekleştiğini anlattı.
13. yüzyılın başında Delhi Sultanlığı'nın kurulmasıyla Kuzey Hindistan'da güçlü bir Müslüman siyasi yönetim ortaya çıktı. İslamiyet'in bölgeye yayılması yalnızca askeri fetihlerle değil, ticaret, göç, evlilikler ve sufi toplulukları aracılığıyla yüzyıllar boyunca devam etti.
Cengiz Han'ın orduları 1221 yılında İndus Nehri'ne kadar ulaştı. Çağatay Moğolları ise 13. ve 14. yüzyıllarda Kuzeybatı Hindistan'a çeşitli saldırılar düzenledi. Delhi Sultanlığı, Moğol ilerleyişinin önündeki önemli siyasi güçlerden biri oldu.
Moğol istilaları sırasında Orta Asya ve İran'dan ayrılan alimler, sanatçılar, sufiler, devlet adamları ve zanaatkarlar Delhi'ye sığındı. Ülker, başka bölgelerde büyük yıkımlara neden olan istilaların Hindistan'daki kültürel birikimin gelişiminde de etkili olduğunu ifade etti.
1292 yılında Delhi Sultanı Celaleddin Halaci döneminde yenilgiye uğrayan bazı Moğol gruplarının İslamiyet'i kabul ederek Delhi çevresine yerleştiğini aktardı. Kaynaklarda “Yeni Müslümanlar” olarak anılan grupların bir bölümünün sultanlık ordusunda görev yaptığını, yerel halkla evlenerek topluma karıştığını belirtti. Ülker, Moğolların İslam sanatına etkilerini daha önce New York Metropolitan Müzesi'nin İslam Sanatı Bölümü üzerine yazdığı yazıda da ele aldığını hatırlattı.
MURAT ÜLKER DELHİ'DEKİ CUMA MESCİDİ'Nİ ANLATTI
Murat Ülker'in Yeni Delhi gezisinde ziyaret ettiği yapılardan biri, Şah Cihan tarafından yaptırılan ve 1656 yılında tamamlanan Cuma Mescidi oldu. Kırmızı kumtaşı ve beyaz mermer kullanılarak inşa edilen caminin ana giriş kapısı, kemerleri, minareleri ve geniş avlusu yazıda ayrıntılı biçimde anlatıldı.

Ülker, yapının dilimli kemerlerine, bitkisel bezemelerine, beyaz mermer mihrabına ve kubbelerin altındaki iç mekan düzenine dikkat çekti. Caminin günümüzde de ibadet edilen, insanların sohbet ettiği ve çocukların bulunduğu canlı bir sosyal mekan olarak kullanıldığını aktardı.
HÜMAYUN TÜRBESİ'NİN MİMARİSİ VE TAC MAHAL İLE BENZERLİĞİ
Yeni Delhi'nin Nizamuddin bölgesinde bulunan Hümayun Türbesi, Ülker'in yazısında geniş yer ayırdığı ikinci tarihi yapı oldu. Babür İmparatorluğu'nun kurucusu Babür Şah'ın oğlu ve Ekber Şah'ın babası olan Hümayun için yaptırılan türbe, 16. yüzyılın ikinci yarısında tamamlandı.
Ülker, komplekse girişte karşılaşılan Batı Kapısı'nın kırmızı kumtaşı ve açık renkli taşlardan oluşan mimarisini anlattı. Yapının çini tuğlalarla bezeli ve kubbeli Orta Asya mimari örnekleriyle benzerliklerine dikkat çekti. Türbenin yüksek kaidesi, merkezi kubbesi, simetrik cephesi ve dört yöne uzanan bahçe düzeni de yazıda ele alındı.
Türbenin mimarisindeki önemli unsurlardan biri olan “charbagh”, dört parçalı bahçe düzenini ifade ediyor. İran ve Orta Asya geleneğinden gelen sistemde su kanalları ve yollar bahçeyi geometrik bölümlere ayırıyor. İslam bahçe mimarisinde cennet tasvirleriyle ilişkilendirilen düzen, Hümayun Türbesi'nin planlamasında da kullanıldı.
Ülker, Hümayun Türbesi'ni daha önce ziyaret ettiği Tac Mahal ile karşılaştırdı. Türbenin, daha sonraki Babür mimarisinin gelişimine kaynaklık eden yapılardan biri olduğunu ve Tac Mahal'in mimari öncülleri arasında gösterildiğini belirtti.
2024 YILINDA AÇILAN HÜMAYUN MÜZESİ YERİN ALTI METRE ALTINA İNŞA EDİLDİ
Murat Ülker, Hümayun Türbesi'nin bahçelerini gezdikten sonra Sunder Nursery ile türbe arasında bulunan Hümayun Dünya Mirası Müzesi'ni ziyaret etti. Resmi adı Humayun World Heritage Site Museum olan müze, 29 Temmuz 2024 tarihinde açıldı.
Archaeological Survey of India ve Aga Han Kültür Vakfı'nın uzun yıllara yayılan çalışmaları sonucunda oluşturulan müze, tarihi çevrenin görünümünü korumak amacıyla büyük ölçüde yer seviyesinin yaklaşık altı metre altına inşa edildi. Üzerindeki peyzaj düzenlemesinde Babür bahçelerinden esinlenildi.
Ülker, müzenin tarihi yapılarla rekabet etmeyen mimarisini iş dünyasındaki ürün yönetimi anlayışıyla karşılaştırdı. Yeni bir ürünün mevcut ürünlerin satışını mümkün olduğunca az etkilemesi gerektiğine ilişkin yaklaşımın, tarihi çevrede yeni yapıların konumlandırılmasına da uygulanabileceğini ifade etti.
Hümayun Türbesi, Nizamuddin Yerleşkesi ve Sunder Fidanlığı Tarihi Parkı'nı kapsayan çalışmaların toplam 1200 dönümlük bir kültürel miras ve kentsel yenileme alanıyla ilişkili olduğu belirtildi. Projede yalnızca yapıların değil, bahçelerin, mahallelerin, geleneksel zanaatların ve yerel yaşamın da korunmasına odaklanıldı.
MÜZEDE YÜZLERCE TARİHİ ESER VE 270 DERECELİK DİJİTAL GÖSTERİMLER BULUNUYOR
Hümayun Dünya Mirası Müzesi'nde Babür İmparatorluğu'nun siyasi geçmişiyle birlikte yaklaşık 700 yıllık Nizamuddin bölgesinin tarihi de anlatılıyor. Sergilerde mimari, astronomi, şiir, kitap kültürü, seyahat, zanaat ve Delhi'nin tarihsel dönüşümü gibi farklı konular ele alınıyor.
Koleksiyonda minyatürler, el yazmaları, sikkeler, usturlaplar, gök küreleri, taş kitabeler, cam eserler, tekstil ürünleri ve mimari parçalar dahil yüzlerce obje yer alıyor. Ülker, sergilerin hükümdarları yalnızca savaşlar ve siyasi gelişmeler üzerinden değil, bilimsel ve kültürel ilgileriyle de tanıttığını aktardı.
Müzede 270 derecelik dijital gösterim alanları, mimari modeller ve klasik sergileme vitrinleri birlikte kullanılıyor. Ayrıca 100 kişilik oditoryum, geçici sergi alanları, kütüphane ve farklı kamusal bölümler bulunuyor.
Murat Ülker'in müzede dikkatini çeken bölümlerden biri, “Humayun's Travels” yani “Hümayun'un Seyahatleri” başlıklı harita oldu. Sergideki bilgilere göre Hümayun, yaşamı boyunca yaklaşık 34 bin kilometre yol katetti, 122 şehir gördü ve 27 savaşa katıldı.
Haritada Hindistan, Afganistan, İran ve Orta Asya'ya uzanan seyahat güzergahları gösteriliyor. Hümayun'un hayatı, tahta çıkışının ardından yaşadığı askeri yenilgiler, sürgün yılları, İran'a sığınması ve Delhi'ye dönüşü üzerinden anlatılıyor.
Babür Şah'ın 1526'da kurduğu hanedanın başına 1530 yılında geçen Hümayun, Şir Şah Suri karşısında yenilgiye uğrayarak Hindistan'dan ayrılmak zorunda kaldı. Uzun süren sürgünün ardından 1555 yılında Delhi'yi yeniden ele geçirdi ve 1556'da hayatını kaybetti.
HÜMAYUN'UN İRAN'DAKİ SÜRGÜN YILLARI BABÜR SANATINI ETKİLEDİ
Ülker, Hümayun'un 1540'lı yıllarda tahtını kaybettikten sonra Safevi hükümdarı Şah Tahmasb'ın sarayına sığınmasını da ele aldı. İran'da geçirdiği yıllar boyunca saray kültürü, resim, mimari ve kitap üretimiyle yakın ilişki kuran Hümayun, Hindistan'a dönüşünde İran'dan sanatçıları ve kültürel birikimi de beraberinde getirdi.
Yazıda, Babür sanatının oluşumunda Timurlu ve Fars geleneklerinin önemli bir yere sahip olduğu belirtildi. Hümayun döneminde Hindistan'a taşınan kültürel etkilerin sonraki hükümdarlar döneminde yerel Hint gelenekleriyle birleşerek yeni bir mimari ve sanat anlayışının gelişimine katkıda bulunduğu aktarıldı.
Ülker ayrıca Cengiz Han ve torunlarının Buhara, Semerkant, Merv ve Bağdat gibi merkezlerde yol açtığı yıkımları hatırlattı. Sonraki kuşaklarda İslamiyet'i kabul eden Moğol hanedanlarının Fars-İslam kültürüyle bütünleştiğini, Babür hanedanının ise esas siyasi ve kültürel mirasını Timurlulardan devraldığını anlattı.
HÜMAYUN'UN ASTRONOMİ MERAKI VE 44 YILDIZLI USTURLAP
Hümayun Dünya Mirası Müzesi'nde hükümdarın astronomi ve astrolojiye duyduğu ilgi de ayrı bir bölümde anlatılıyor. Sergilenen bilimsel araçlar arasında yıldızların konumlarını belirlemek, zamanı hesaplamak ve yön tayini yapmak amacıyla kullanılan usturlaplar bulunuyor.
Ülker'in aktardığına göre koleksiyondaki pirinç usturlaplardan biri Muhammed Mukim tarafından yapıldı ve üzerinde 44 yıldızın konumu işaretlendi. Başka bir gök küresinde ise yıldızların konumları farklı büyüklüklerde gümüş noktalarla gösterildi.
Müzede yer alan astronomi metinleri, kitaplar ve kalem takımları üzerinden 16. yüzyıldaki bilimsel ve entelektüel faaliyetler de tanıtılıyor. Ülker, dönemin yalnızca savaşlar üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek matematik, astronomi, şiir, kitap üretimi ve mimarlık alanlarındaki çalışmalara dikkat çekti.
HÜMAYUN KÜTÜPHANESİNİN MERDİVENLERİNDEN DÜŞEREK HAYATINI KAYBETTİ
Murat Ülker, Hümayun'un ölümüne ilişkin tarihi bilgiyi de yazısına taşıdı. Hayatı boyunca 27 savaşa katılan hükümdar, 1556 yılında Delhi'deki kütüphanesinin merdivenlerinden düşmesinin ardından yaşamını yitirdi.
Hümayun'un ölümünden sonra tahta oğlu Ekber çıktı. Babasından devraldığı siyasi yapıyı genişleten Ekber, Babür İmparatorluğu'nun idari ve askeri kurumlarının gelişmesinde önemli rol oynadı.
EKBER ŞAH DÖNEMİNDE BABÜR İMPARATORLUĞU GENİŞLEDİ
Hümayun Müzesi'nin Ekber Şah'a ayrılan bölümü “İmparatorluğu İnşa Etmek” başlığını taşıyor. 1556-1605 yılları arasında yaklaşık yarım yüzyıl hüküm süren Ekber, devletin topraklarını genişletirken yönetim sisteminde de düzenlemeler gerçekleştirdi.
Ülker, Ekber'in farklı dini, dilsel ve kültürel toplulukları devlet yönetimine dahil etmeye yönelik uygulamalarına yer verdi. Babür İmparatorluğu'nun çok dinli ve çok kültürlü yapısının, hükümdarlar döneminde farklı yönetim anlayışlarıyla şekillendiğini anlattı.
Ekber'in ardından Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib gibi hükümdarlar geldi. Ülker, 331 yıllık hanedan tarihi boyunca devletin siyasi yapısının, dini politikalarının ve mimari anlayışının değiştiğini; Babür döneminin Orta Asya kökenli özelliklerinin sonraki kuşaklarda Hint kültürüyle daha fazla bütünleştiğini belirtti.
NİZAMÜDDİN EVLİYA'NIN TÜRBESİ VE BABÜR HÜKÜMDARLARI ARASINDAKİ BAĞ
Yazıda Nizamuddin bölgesinin manevi geçmişine de yer verildi. 13. ve 14. yüzyıllarda yaşayan sufi Nizamüddin Evliya'nın türbesi, Babür İmparatorluğu kurulmadan önce bölgenin dini merkezlerinden biri haline gelmişti.
Müzede Babür Şah, Hümayun, Ekber, Cihangir ve Şah Cihan dönemlerinde Nizamuddin bölgesiyle sürdürülen ilişkiler anlatılıyor. Hümayun Türbesi'nin aynı bölgede inşa edilmesi, hanedanın siyasi otoritesiyle bölgenin dini geçmişi arasındaki bağ çerçevesinde ele alınıyor.

Ülker, müzedeki anlatımda İranlı, Türk, Orta Asyalı ve Hint unsurların birbirinden ayrı veya birbirine üstün kültürler olarak değil, karşılıklı etkileşim içinde sunulduğunu belirtti.
HÜMAYUN TÜRBESİ'NDEKİ ALTI KÖŞELİ YILDIZIN TARİHİ
Murat Ülker, müzede gördüğü altı köşeli yıldız motifine ilişkin bilgilere de değindi. Günümüzde yaygın olarak Davud Yıldızı adıyla tanınan geometrik şeklin tarih boyunca yalnızca Yahudi kültüründe değil, Hindistan ve İslam dünyası dahil farklı coğrafyalarda kullanıldığını aktardı.
Hümayun Türbesi'nin cephelerinde de görülen motifin çeşitli dönemlerde geometrik ve kozmolojik anlamlar taşıdığını belirtti. Ülker, yıldızların, çokgenlerin, simetrinin ve tekrar eden desenlerin Babür mimarisindeki kullanımını hükümdarların matematik ve astronomiyle ilişkisi çerçevesinde değerlendirdi.
AGA HAN KÜLTÜR VAKFI'NIN RESTORASYON ÇALIŞMALARI 1990'LARDA BAŞLADI
Aga Han Kültür Vakfı'nın Hümayun Türbesi ve çevresindeki koruma çalışmaları, 1990'lı yılların sonundan itibaren devam ediyor. Ülker, 2007 sonrasında türbenin kendisini kapsayan daha geniş restorasyon faaliyetlerinin gerçekleştirildiğini aktardı.
Çalışmalarda geleneksel yapı ustalarının görev almasıyla tarihi eserlerin korunmasının yanı sıra taş işçiliği ve diğer geleneksel zanaatların sürdürülmesi de amaçlandı. Türbe, bahçeler, Nizamuddin bölgesi ve Sunder Nursery çevresindeki projeler, kültürel mirasın korunmasıyla kentsel yenileme çalışmalarını bir araya getirdi.
Yazının devamı için >> www.muratulker.com




