Birinci bölüm: https://www.gaste24.com/havadan-bagimsiz-denizalti-toreni-ve-denizaltilarin-onemi-1-makale,244.html
DENİZALTI ÇEŞİTLERİ NELERDİR VE DENİZALTILARDA SESSİZLİK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?
1864 yılında Amerikan İç Savaşı’nda kullanılan Konfederasyon denizaltısı Hunley’in bir gemi batırması ile deniz savaşlarına yeni yeni dahil olan bu aktör ilk kez kendini ispatlamış oldu. Denizaltı ismi verilen yeni silah platformu deniz savaşı taktik ve doktrinlerde değişiklik yaptıracak kadar etkili olmuştu. Birinci ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise donamaların en stratejik silah platformları artık uçak gemileri ile birlikte denizaltılar olmuştur.
Kabaca denizaltıları sınıflandırmak gerekirse, ilk planda; nükleer güçlü (yani içinde nükleer reaktör olanlar) ile dizel-elektrik motorlu olanlar şeklinde iki sınıfa ayırabiliriz. Nükleer güçlü olmayanlara genel olarak konvansiyonel denizaltılar denir. Konvansiyonel denizaltılara genelde dizel elektrik motorlu denizaltılardır. Dizel motorlar, elektrik motorları, çok sayıda bataryadan (pil) oluşan güç ünitesi grubu ile donatılmış bu denizaltılar yeni teknolojiler sayesinde Reis sınıfı denizaltılarımızdaki gibi ilave olarak AIP teknolojisini içeren yeni bir yakıt/enerji türüne geçmiştir.
Henüz dünyada çok az sayıda donanmada mevcut olan bu denizaltı tahrik sistemi /güç ünitesi, klasik dizel motorlara göre çok avantajlıdır. Su altında motor çalıştırmadan şarj yaptığı için daha sesizdir ve her şeyden önemlisi dizel motor için hava çekmeden ilerleyebilir. Çünkü enerjiyi motordan üretmek zorunda değildir. Şöyle ki bizim de kullandığımız klasik dizel elektrik denizaltıları günde bir iki kez dizel motoru çalıştırmak, dolayısı ile bataryaları şarj etmek için şnorkel çıkarıp motor için hava çekmek zorundadır. Bu faaliyet bir de savaş şartlarında yapıldığında çok riskli hale gelir. Risk çok büyüktür ama denizaltı buna mecburdur. Eğer denizaltı şansız bir günde ise çok kısa bir kısmı su yüzüne çıkan metal şnorkel hava çekerken bir yüzey tarama radarına yakalanabilir veya denizaltı yüzeye çok yaklaştığı için bir deniz karakol/gözetleme/denizaltı harbi uçağının manyetik tespit cihazı tarafından tespit edilebilir. Denizaltının bulunduğu konum ile deniz dibinin normal manyetik alanı kıyaslandığında aradaki manyetik alan farkı denizaltıyı ele verir. Denizaltı bir kere yakayı kaptırdı mı artık kurt sürüsünü peşine takmıştır. Derhal bölgeye uçaklar veya ASW helikopterleri tarafından decoy denen paraşütle bırakılan “Pin sesi” yayan cihazlar bırakılır. Ya da helikopterden salınan sonar cihazları ile aktif sonar mantığı ile denize “Pin sesi” gönderilir. Artık yeri tespit edilen denizaltı çok derine dalmaya fırsat bulamadan, hatta düşmanın teknolojisi yeterli ise derinde bile olsa düşman gemi, uçak veya helikopterleri için kolay hedeftir. Bugün uçak ve helikopterlerin dahi torpido atabildiği düşünüldüğünde durumun vahameti anlaşılır.
Ancak denizaltılar bu sebeplerden dolayı son derece temkinli hareket eder ve çoğu zaman kendi dost filolarındaki gemiler bile nerede olduklarını bilmez, bilemez. Örneğin Soğuk Savaş zamanı ABD/Rus donanma komutanına falan SSBN nerede diye sorsalardı, şu görev profilinde şuraya gönderilmiş ama tam yerini bilmiyorum diyecekti. Çünkü nükleer güçlü ve balistik füze taşıyan denizaltılar (SSBN) 6 ay su yüzeyine çıkmadan ve şnorkel çıkarma mecburiyeti olamadan seyir yapar ve personel için gerekli olan su ve havayı reaktör sayesinde deniz suyundan üretir.
Reis sınıfı yeni dizel elektrik denizaltılarımız ise klasik konvansiyonel denizaltılardan daha avantajlı olacaktır. Çünkü sıvı hidrojen ve oksijen sayesinde yani yakıt ve güç sistemindeki farklılıktan dolayı savaş durumundan isterse 3 hafta yüzeye şnorkel çıkarmadan seyir yapabilir. Bu seyir maksimum süratte yapılamaz, çünkü onun için dizel motorları çalıştırması gerekecektir. Ancak bu olağanüstü stratejik bir kabiliyet olacaktır. Diğer denizaltılar gibi günde bir iki kez yerine 3 hafta sonra yerini belli edecek bir riske girecek olan Reis sınıfı bunu da personel hava ihtiyacı için yapacaktır. Ancak bir bölgede savaş/kriz anında bir denizaltının üç hafta yüzeye hiç çıkmadan saklanması bile olağanüstü stratejik bir kabiliyettir. Sonuç olarak örnek vermek gerekirse Tip-2014 TN/Reis sınıfı denizaltıların Türkiye kıyılarından dalıp, ABD’ye kadar su üzerine çıkmadan seyir yapacak kabiliyette olduğu iddia edilmektedir ki, bu inanılmayacak bir şey değildir. Ancak konvansiyonel bir denizaltı için fevkalade bir kabiliyettir. Nükleer güçlü denizaltıları uzunca anlatıp, bizim de sahip olduğumuz konvansiyonel denizaltıları kısa geçtiğim için yanlış anlaşılmak istemem. Yani bu konvansiyonel denizaltılar da stratejik öneme sahip değil veya onlar kadar değerli değil manasına gelmez. Çünkü önemli olan görevdir. SSN denizaltıları da nükleer silah barındırmaz ama kritik öneme sahiptir. Lafı uzatmadan örnekle açıklamak gerekirse, popüler bir konu olan Doğu Akdeniz hidrokarbon yataklarının kontrolü üzerine çıkacak bir krizde, diğer ülke donanmaları da Kıbrıs’ın doğu-güney doğusu okyanus olmadığı için bizimle eşit şartlardadır diyebiliriz. Yani herkesin su üstü gemileri radarlar ve deniz karakol uçakları tarafından kolayca tespit edilecek iken ister konvansiyonel ister SSN olsun denizaltılar yine gizlenmeye çalışacaktır. İşte burada denizaltılarımız ve özellikle gelecekte Reis sınıfı olanlar çok kritik görevler yapacaktır. Sayıca Akdeniz’de ciddi bir yeri olan denizaltı filomuz ciddi caydırıcılık sergileyecektir. Her şey denizaltıcılarımızın kabiliyeti, donamanın sevk ve iradesi ile ASW (Anti-Submarine Warfare/Denizaltı habri) görevli helikopter ve uçaklarımızın ve personelin kabiliyetine bağlı olacaktır.
NÜKLEER CAYDIRICILIĞIN BELKEMİĞİ DENİZALTILAR
Her ne kadar termal iz de gün geçtikçe önem kazanmaya başlasa da akustik iz yani “Sessiz ve Derinden” tabiri boşuna söylenmiş bir tabir değildir. Bir tank için zırh kalınlığı veya aktif koruma tedbirleri ne ise denizaltı için sessizlik de odur. Sanılanın aksine denizaltıların en caydırıcı yönü düşman konvoylarını torpido ile tehdit etmek değil, gizliliktir.
Denizaltılar savaş gemileri ve torpido bırakan uçar unsurlar karşısında savunmasız veya diğer bir deyişle eşit şartlarda manevra yeteneği ve ateş gücüne sahip olmadığı için dezavantajlıdır. Sessiz olmayan denizaltılar yani, sonara kolayca yakalanan, yeri belirlenmiş bir denizaltı kolay bir taktik hedeftir. Batırılmasa bile yeri bilindiğinden sürpriz saldırı yeteneğini, stratejik değerini kaybetmiştir. Oysa yeri bilinmeyen bir denizaltı ister nükleer güçlü isterse konvansiyonel denizaltı olsun stratejik bir silah platformudur ve bu gizliliği devam ettiği sürece denizdeki en büyük tehdittir. Bu açıdan Reis sınıfı denizaltıların nükleer güçlü olanlardan bile daha sesiz olduğu iddiası vardır ki, bu çok önemli bir avantajdır. SSN ve SSBN’lerdeki nükleer reaktör güç grubu daha fazla ses üretir ve ayrıca büyük gövde ve pervanenin daha fazla kavitasyon etkisi vardır.
Yıllar önce dış basına yansıyan bir haber çok dikkatimi çekmişti: Basra Körfezi’nde ABD uçak gemisinin sadece birkaç kilometre uzağında, torpido mesafesinde küçük bir konvansiyonel İran denizaltısı aniden yüzeye çıkıp, acayip sükse yapmıştı. Öyle ki Pentagon’da dahi alarm verildiği yazıldı, çizildi. Kaldı ki uçak gemisi görev gücünün nerede ise yarıdan fazlası (Denizaltılar, aynı zamandan ASW yani denizaltı harbi görevli muhripler, firkateynler, gemideki sonar donanımlı helikopterler, S-A3 Viking ASW uçakları vb.) uçak gemisini koruma görevi yapar. Onlar uçak gemisini korurken geminin üzerindeki uçaklar da kara, deniz, hava ve sualtı hedeflerine saldırır, imha eder. Kısaca mantık daha uzun menzilli hedeflere daha çabuk ve risksiz ulaşmaktır. Ancak görüldüğü gibi hiç beklenmedik anda filonun gözbebeğinin yanında o kadar koruyucu platforma rağmen birden bir denizaltı belirebilir. Oysa o denizaltı çok önceden tespit edilip, üzerine denizaltı, muhrip veya AWS helikopteri vs. gönderilerek aktif sonar ile taciz edilip uzaklaşması sağlanmalı idi.
Bu olayı iç deniz yerine koca okyanusta düşünün. Düşman denizaltılarını bulmak çok gelişmiş sonar sistemleri, örneğin P-8 Poseidon gibi stratejik uzun menzilli deniz gözetleme uçakları, gemiler, helikopterler, okyanus dibine yerleştirilmiş hidrofonlara rağmen çok zor bir iştir ve donamaların en az başarılı olduğu faaliyettir. Hiçbir ülke ben şu anda Akdeniz’deki denizaltıların hepsinin yerini biliyorum diyemez. Oysa iki üç tane AWACS uçağı kaldırsanız Akdeniz üzerindeki tüm uçakları tespit için yeterli olur. Örnekler su üstü hedefler için de verilebilir.
Aşağıda Deniz kuvvetlerimizin deniz gözetleme/karakol/denizaltı harbi görevli uçakları, Meltem projesinin sonucu tedarik edilen CN-235 ve ATR-72 uçakları ile P-8(ABD), IL-38N (Rus), Kawasaki XP-1 (Japon) uçağını birleşik fotoğraflarda görüyorsunuz.
Denizaltıların stratejik önemi nükleer silahlar, nükleer reaktör ve balistik füzeler icat edildikten sonra adeta zirve yapmıştır. Askeri terminolojide nükleer silahlar ve taşıyıcı platformalar stratejik silahlar olarak, diğerleri ise konvansiyonel silahlar olarak kabul edilir. Bunun birkaç istisnası vardır. 1000 km’den daha kısa menzilli nükleer başlık taşıyan füzelere taktik balistik füze veya taktik savaş uçakları tarafından taşınan nükleer bombalara taktik nükleer silah denirken, nükleer silah taşımayan denizaltılar stratejik silah gurubuna alınmasa da özünde sürpriz faktöründen ötürü stratejik öneme sahiptir. Aslında menzili ne olursa olsun düşman ülkeye ulaştırılacak bir platforma sahipseniz nükleer silahınız stratejik silah sistemidir.
Bugün ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin caydırıcılığı nükleer silah sistemleri üzerine kurulmuştur. Stratejik Kuvvetler veya Stratejik Füze Kuvvetleri gibi komutanlıklar adı altındadır. Ancak sanıldığı gibi nükleer caydırıcılığın temeli, karada nükleer füze silolarının içinde bulunan Amerikan Minuteman-3 ICBM’leri (Kıtalararası Balistik Füze) veya Rusya’nın uçsuz bucaksız ormanlarında saklanan TOPOL isimli 16 tekerlekli araç üzerindeki RS-24 vb. ICBM’leri değildir. İngiltere ve Fransa dahil bu ülkelerin nükleer caydırıcılığının temelini, nükleer reaktör gücü ile çalışan ve içinde çok sayıda savaş başlığı barındıran balistik füzeleri taşıyan SSBN’ler (Nükleer Güçlü Balistik Füze Denizaltısı) oluşturur. Bu denizaltılardaki balistik füzeler ICBM’lerden biraz daha kısa menzilli olsalar da yine kıtalararası uçacak kadar menzili olan denizaltından atılan balistik füzelerdir (SLBM). SSBN’ler dünyadaki en yıkıcı güce sahip silah platformudur ki matematik olarak hesap edildiğinde bu tartışılmazdır. Ancak SSBN’lerin stratejik öneminin veya nükleer gücün temelini oluşturmasının sebebi 20 x10 hesabı ile nerede ise 200 savaş başlığını 200 ayrı hedefe serpiştirecek olması değildir. Karadan da 20 adet ICBM ateşlenebilir ve bunlar aynı şekilde savaş başlıklarını (RV) Ortayol (dalış fazında) veya terminal aşama boyunca bırakabilir. Üstelik batma/batırılma riski de yoktur. Ancak sabit tesislerin topluca nükleer silahlar ile imhası söz konusu iken okyanusta gezen ve nerede olduğu bilinmeyen bir “Azrail” büyük tehlikedir. Mesele kısaca yine gizlilik, sessizlik, görünmezlikte kilitlenir.
Çok detayı olan bu meseleyi kısaca özetlemek gerekirse nükleer dehşet dengesi nükleer silahları hedefine ulaştıracak platform (Uçak, balistik füze, seyir füzesi, HGV vb.) sayısı üzerine kurulmuş gibi gözükse de en önemli ayağı çeşitli sensörler ile izleme ve erken uyarıdır. Yani ABD’deki bir füze üssünde Mimuteman-3 silo kapağı açıldığında uydudan görülebilir. Aynı şekilde Rusya’dan bir füze ateşlendiğinde 1 dakika içinde ABD uyduları bunu fark eder ve sistemin yani nöbetçi generalin gerçek savaş durumunda başkana dahi sormadan karşılık verme yetkisi hatta görevi vardır. Filmlerde görülen yetki tek bir füzenin ateşlenmesi veya ilk saldırıyı başlatacakları zamanki yetkidir. Yoksa yüzlerce füze ateşlenmiş geliyorsa kime kimseye soramaz. (Hatırlanacağı üzere Trump başkan seçildiğinde çok üst düzey bir Amerikan bürokratı ABD televizyonlarında “Nükleer savaş durumunda karşılık verilirken Trump’un basireti veya yetkisi önemli değil. Zaten anında cevap verilir bu şekilde bir mekanizma var, yetkiye gerek yok. (Yani başkana ulaşılamasa bile E-6B TACOMA ve E-4 uçakları ile USSTRATOCOM yetki kullanır demek istiyor. Aynı durum Rus IL-80/86 MAXDOME uçakları ve içindekiler için de geçerli). Ancak kazara ateşlenen tek bir düşman füzesinin geliyor olması, asimetrik unsurların nükleer bir silahı eline geçirmesi veya ilk saldırının Kuzey Kore gibi bir ülkeye karşı ABD tarafından yapılması durumlarında başkandan yetki alınması lazım. Ancak ben Trump’ın nükleer yetkilerini doğru dürüst kullanabileceğine inanmıyorum. Bu adama bu yetkiler verilemez. Trump’un nükleer yetkileri mutlaka sınırlandırılmalı” demişti.
ABD denizaltılarına sırf bu emri vermek için E-6B isimli deniz kuvvetleri uçaklarından birisi sürekli havadadır. (Başkanın ve hava kuvvetlerinin nükleer komuta kabiliyetli uçaklarından ayrı olarak). Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta ise saldırı karşısında bir nevi otomatik karşılıkta hedef olan yerin başkentler veya nükleer reaktörler veya petrol rafinerileri olmadığıdır. İlk hedef ikinci vuruş yeteneğini korumak ve düşmanınkini yok etmek için nükleer füze siloları veya üsleridir. Bu yüzden Ruslar ICBM’lerin bir kısmını TOPOL denen araçlarda gezdirir. İşte denizaltıların olağanüstü stratejik değeri burada ortaya çıkar. Siz saldırı karşısında düşman üslerini daha füzeler çıkış yapmadan vurabilirsiniz ama kıyınızın sadece 50 km uzağında 300-400 metre derinde aylardır pusuya yatmış ve 20 adet SLBM barındıran bir SSBN denizaltısının yerini kendi ülkesi dahi bilmiyorken siz nereden bileceksiniz? Dolayısı ile denizaltılar fırlatma derinliği olan yüzeye 20 metre kadar çıktığında Üçüncü Dünya Savaşı’nı bitiren veya devam ettiren veya kazanan veya caydırarak acilen ateşkes sağlayan yani altın gölü atacak silah platformudur.
Diğer bir örnek olarak Soğuk Savaş’ın sanıldığı gibi ABD-Rus denizaltılarının karşılıklı düşman gemileri hatta uçak gemilerini kovaladığı bir mücadele olmadığını söyleyebiliriz. Denizin altındaki tüm mücadele her iki tarafın SSBN denizaltılarının yerini tespit etmek için okyanusu arşınlayan SSN denizaltılarının mücadelesi idi. Yani yine sanıldığı gibi Üçüncü Dünya Savaşı’nda süper güçlerin denizaltılarının ilk hedefi uçak gemileri veya muhripler olmayacak. Nükleer caydırıcılığı yok etmek için SSBN’leri bulup yok etmek olacak.
Şimdiye kadar dizel-elektrik ve AIP sistemli denizaltılar ile SSBN’leri anlattık. Diğer tür ise biraz önce bahsettiğim SSN denizaltılardır. Bu kısaca SSBN gibi nükleer reaktörden güç alan ancak balistik füze taşımayan saldırı denizaltılarıdır. Yani, Reis sınıfından temel farkı nükleer reaktörden güç almasıdır. Tabi olarak bunlar dizel-elektrik denizaltılarından daha büyük ve yine SSBN’ler gibi 6 ay su yüzüne çıkmadan görev yapabilirler. 6 ay sonra liman yapmasının sebebi ise yakıt değil personelin gıda ve moral ihtiyacıdır. Dolayısı ile taşıdığı torpido ve seyir füzeleri ile donanma gemileri açısından denizlerin korkulu rüyaları da SSN’lerdir. Saldırı denizaltısı denmesi sebebi gemilere, denizaltılara veya kara hedefleri saldırdığı içindir, nükleer füze barındırmaz. ABD gemileri Tomahawk seyir füzesi ve bizim denizaltılarımızda da kullanılan UGM-84 Sub-Harpoon gemisavar füzesi kullanır. Ruslar ise Kalibri füzelerini ve diğer gemisavar füzeleri. Aslında üçüncü bir tür olarak SSBN gövdeli denizaltıların tamamen balistik füze yerine seyir füzesi doldurulmuş hale dönüştürülerek yine nükleer reaktörlü SSGN (Nükleer Güçlü Güdümlü Füze Denizaltısı) olarak isimlendirilmiş bir tür daha vardır. Ancak bu tür denizaltılar üç beş adet olup sadece ABD ve Rusya’da bulunmaktadır.
SSN’ler uzun süre yüzeye çıkmama ve silah kapasitesi olarak dizel-elektrik denizaltılarından daha avantajlıdır. Ancak daha çok kıyı (derinliği az olan yerler) ve iç deniz platformu değil okyanus denizaltısı olarak görülür. Sığ denizlerde dizel elektrik denizaltılar tercih edilir. Nitekim ABD, İngiliz ve Fransız donanmaları askeri denizcilik doktrinine göre “Blue Water NAVY/Okyanus Donanması” olmalarının da etkisi ile tüm denizaltıları nükleer güçlüdür. Ayrıca bu ülkelerin korumak zorunda oldukları çok sayıda iç deniz veya sığ deniz yoktur. Rusya ise “Green Water NAVY/İç Deniz Donanması” olduğundan örneğin Karadeniz için Kilo sınıfı denizaltılar üretmektedir. Çin ise “Blue Water NAVY” hayalleri kapsamında daha çok Tip-94 Jin sınıfı SSBN üretme gayretindedir. Ancak daha önce belirttiğim gibi dizel denizaltılar ve özellikle Reis sınıfı gibi AIP olanların SSBN, SSN ve SGGN yani tüm nükleer güçlü olanlardan daha sessiz ve sığ denizlerde daha kullanışlı olduğu iddiası sebebi ile Çin konvansiyonel denizaltıları da en azından kıyı bölgeleri için üretmeye devam etmektedir.
Ülkelerin denizaltı türlerini ve sayılarını araştırma çalışmalarım sonucu çıkardığım tabloda görebilirsiniz. Tabloda 1000 ton altı yani cüce denizaltılara yer vermedim. Bu sebeple Kuzey Kore ve İran’ın birçok denizaltısı işlenmedi. Ancak sadece Azerbaycan denizaltılarını şerh düşerek işledim. Tabloda dikkatinizi çekeceği üzere dünya üzerinden nükleer güçle çalışan yani SSBN’si olmadığı halde konvansiyonel bir denizaltıdan SLBM fırlatma kabiliyeti olan tek ülke Kuzey Kore’dir. Ancak Sinpo (Gonae) sınıfı denizaltı sadece tek bir KN-11/ Pukkuksong-1 SLBM’si taşıyabilir ki menzili sadece 2000 km civarıdır. Oysa klasik SLBM’ler 5000-10000 km arası menzildedir.
Tabloda ve aşağıdaki info-grafikte dikkat çeken diğer ülke ise İsrail’dir. İsrail donanmasında nükleer güçlü denizaltı yani SSBN veya SSN yoktur. AIP teknolojisine sahip denizaltılar ise mevcuttur. Ancak İsrail resmi olarak kabul etmese de gemiler Almanlara (Yahudi soykırımına tazminat olarak bedavaya) yaptırılırken torpido kovanı özellikle daha geniş yapılmıştır. (İlk denizaltılar Dolphin sınıfı idi ve sonraki modeller Tip-212-214 kadar büyütüldü ve AIP teknolojisi barındırıyor.) Bunun amacı Popeye-2 seyir füzesini önce torpido kovanından torpido gibi, yüzeye varınca da koruyucu kapsül içinden çıkan füzenin motorlarını ateşlenerek su üstünde seyir füzesi gibi hedefine varmasıdır. Popeye-2 bizim hava kuvvetlerimizde F-4E 2020 Terminatör’lerin kullandığı Popeye-1’lerin daha gelişmiş versiyonudur ve nükleer savaş başlığı taşımak için yapılmıştır. Dolayısı ile İsrail de SSBN ve SLBM’si olmadığı halde denizaltı aracılığı ile nükleer saldırı kabiliyeti kazanmış bir ülkedir ki, yukarıda saydığım denizaltıların gizlilikten ve sürpriz faktöründen ötürü stratejik önemi SLBM fırlatamasa da İsrail için de geçerli olacaktır. Tek farkı seyir füzesinin SLBM’lerden daha yavaş, daha kısa menzilli ve imha edilmesi daha kolay olmasıdır. Geçen aylarda dış savunma basınında çıkan bir haberde İsrail’in Hint Okyanusu’nda Popeye-2 denemesi yaptığını ancak bunu bölgedeki ABD donanmasına haber vermediği için iki ordu arasında ciddi sorun çıktığı yazmakta idi.
Torpido kovanından taşıyıcı bir torpido kapsülü içinde füze atma kabiliyeti Reis sınıfı denizaltılarımızda da olacak. Mevcut Preveze sınıfı denizaltılarımızdan torpido kovanından basınçlı hava ile atılan sub-harpoon gemisavar füzesi (ABD) yüzeyine çıkınca kapsül kenarındaki civataları patlıyor, kapsül açılınca füzenin roket motoru ateşleniyor ve hedef gemiye doğru yol alıyor. İşte milli gemisavar füzemiz Atmaca’nın (geçen aylarda operasyonel olarak bir savaş gemimize yüklendi) Blok-2 versiyonu veya yeni isimli bir versiyonu denizaltıda taşınabilme kabiliyetli olarak geliştirilerek Reis sınıfı denizaltılarımızda kullanılabilecek.
Özetlemek gerekirse, nükleer silahların saklamanın ve sürpriz saldırı yapabilmenin en emniyetli yolu denizaltılardan yapılmasıdır. Çünkü saldırı denizaltıları, su altı sabit mikrofon ağı, ASW görevli uçak, helikopter ve gemilere rağmen koca okyanusta bir denizaltının yerini bulabilmek samanlıkta iğne aramaktan farksızdır. Bugün balistik füze savunmasında dünya lideri olan ABD’nin bile New York’un sadece 100 km açıklarında 20 tane füze ateşleyip her birinde çoklu başlıklar sayesinde sadece 5-8 dakika gibi kısa bir sürede düşecek 100’den fazla nükleer başlığı daha uzaydayken veya terminal aşamasında önleyecek yeterli sayıda savunma sistemi ve anti-balistik füzesi yoktur. İşte bu sebeple yeri bilenen bir nükleer denizaltı tıpkı bir balistik füze üssü gibi stratejik öneme sahip ancak taktik hedef imhası usulleri ile yok edilecek basit ve kolay bir hedef iken, yeri bilinmeyen yani görevini doğru şekilde yapan bir SSNB dünya üzerindeki en stratejik, en çok korkulan ve stratejik güç çarpanları veya denge aktörleri içinde en önemli aktördür.
Tıpkı NATO, Rus, Çin denizaltıları gibi Türk denizaltıları da Karadeniz, Ege veya Akdeniz’de görev yaparken düşman gemilerini bulmak ve izlemek ile görevlidir. Ancak ana görevleri gemileri değil denizaltıları bulmak ve izlemektir. Çünkü su sütü gemileri ana karaya yakın ise mesela Ege gibi bir yerde radar ve uçaklarca kolaylıkla bulunabilir. Fakat denizaltılar yüzlerce adanın olduğu bu denizde kolayca gemilerin aktif sonarlarından bile saklanabilir. Ancak okyanus söz konusu ise su üstü platformların tespiti konusunda denizaltılarda çok faydalı olabilir.
Bir taraftan kendilerini saklamak diğer yandan bu sularda Rus, Yunan veya diğer ülke denizaltılarını tespit yani anlık yerlerini bilmek ve görev sırasında gelişen bir durumda (mesela Kardak krizi gibi) sorumluluk sahalarındaki tüm su üstü ve su altı tehditlerine karşı müdahale etmek, şekilde görev yaparlar.
Ancak denizaltıların tek görevi düşman donanma unsurlarını tespit ve batırmak değildir. Sorumluluk sahasına gizlice girerek, tüm su üstü ve su altı platformların tespiti yanında istihbarat ve keşif, özel operasyon timlerinin düşman kara sularına veya deniz üslerine sızdırılması, dost unsurların, filoların veya ticari konvoyların seyir güvenliğinin sağlanması vb. görevleri de yerine getirirler.
Yarınki üçüncü ve son bölümde Reis sınıfı denizaltılarımızı ayrıntılı inceledikten sonra MİLDEN-Milli Denizaltı Projesi’nden bahsederek bitireceğiz.