Gündem

Ömür, Bir Ihlamur Kokusu

Mevsimler birbiri ardına durmaksızın değişir. "Ah, bir bahar gelse!" deriz. Gökyüzünü bulutlar kaplar, yağmur yağar; derken güneş açar, tomurcuklar patlar, ağaçlar çiçeklenir ve o eşsiz kokular etrafa yayılmaya başlar.

Cemal Balıbey ​

Baharın aziz misafirleri sayılan erguvanın, akasyanın, iğdenin, ıhlamurun, manolyanın ve gülibrişimin vaktini her yıl iple çekerim. Her birinin ruhumda bıraktığı iz farklı olsa da ıhlamurun yeri bende bambaşkadır. Onun kışın şifa niyetine içilen çayı, yazın sığınılan serin gölgesi ve hele o çiçeklerinin güzelim kokusu gerçekten müstesnadır.

​Ihlamur kokusunu bilir misiniz? Kendisi ayrı kokar, çiçeği ayrı... Kaynatılınca şifalı bir buğu salar, dallarında açınca bambaşka bir rayiha yayar. Soğuk kış gecelerinden aşina olduğumuz, soba üzerindeki demlikten yayılıp odayı dolduran o bildik ıhlamur kokusu var ya; işte taze açmış ıhlamur çiçeğinin kokusu ondan çok daha hoş, çok daha mest edicidir.

Ta çocukluğumdan, teyzemin balkonuna dolan o bahar serinliği taşıyan esintiyle hatırlarım taptaze ıhlamur kokusunu. İlk kez o zamanlar yüzümü okşayıp geçerken "merhaba" demişti bana. Hele akşam serinliğinde, latif rüzgârların ikram ettiği o buram buram ıhlamur kokusu çok daha kesif, çok daha derinden hissedilirdi.

Hafta sonu hanımla birlikte onun baba evini ziyarete gittik. Bu kapıdan içeri ilk kez otuz yıl evvel; onu görmeye ve hemen ardından istemeye geldiğim o heyecanlı günde girmiştim. Evliliğimizin ilk yıllarında bahçeye iki fidan dikmiş, ancak zamanla onları kendi hallerine, unutulmuşluğa terk etmiştim. Kayınvalidemin, "Şu narla ıhlamuru sen dikmiştin..." diyerek hatırlattığı o fidanlardan ıhlamur, bugün üç katlı evin çatısına kadar ulaşmış; yanına diktiğim nar fidanı ise bir hayli boylanmıştı.

O günden beri bu iki ağaç bahçede birbirine yarenlik ediyor. Ne zaman yanlarından geçsem bana gülümsediklerini hissederim; o an içimi tarifsiz bir neşe kaplar. Zira ardımda bırakabileceğim artık iki güzel şahidim var: Biri ıhlamur, diğeri nar!

Nar ağacı, ıhlamurla aynı vakitlerde dikilmiş olsa da boyca ona yetişmesi mümkün değildi; fakat duruşunda ayrı bir zarafet vardı. Nar ağaçları, yaz başında yeşil yapraklarının üzerinde yükselen ve küçük dondurma külahlarını andıran kırmızı tomurcuklarıyla pek alımlı görünür. Meyveleri olgunlaştıkça yeşilden sarıya, sarıdan kırmızıya doğru bir renk yolculuğuna çıkar. Sonbahara ulaşıldığında ise bir ana karnı gibi dolgunlaşır ve tamamen kızıla bürünür.

Bereketli yıllarda o nazenin dallar, ağırlaşan narları taşımakta zorlanır; hafif kavisler çizerek onları aşağı doğru sarkıtır. İyice olgunlaştığında kabuğunu aralayan taneler, kırmızı bir ışıltıyla insana gülümser. O haliyle nar; kapağı yarım açılmış, içi yakut dolu bir mücevher sandığı görünümüne bürünerek iştahları kabartır.

Ihlamur ise iki binanın arasından başını göğe uzatırken, pencere ve balkonlara doğru kollarını cömertçe açıp yayıldıkça yayılmış. Onları toprağa emanet ederken bir gün bu denli büyüyecekleri; birinin çiçeklerini, diğerinin meyvelerini toplayacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Şimdi dallarına kuşlar konuyor; görüntüleri gözümüzü, gölgeleri gönlümüzü şenlendiriyor. Bahçeye adımımızı attığımızda bizi bir bahar havası karşılıyor; bu latif kokuyu ne çok özlemişim.

Evin içini de aynı güzel koku doldurmuştu. Ağaca tırmanmaya gerek kalmadan balkondan kolayca ıhlamur toplayan ev halkını görünce onlara eşlik etmeden duramadım. İnsanın kendi elleriyle diktiği ağacın, yıllar sonra çiçeklerini devşirmesi ne müthiş bir duyguymuş... Eve dönünce kurumaları için onları masanın üzerine serdim.

Baharı anbean hatırlatan o ıhlamur kokuları, zihnimde taze bir hatıramı daha canlandırdı:
Haziran ayının başıydı; bir öğretmen dostumuzun ablası ebediyete irtihal etmişti. Zeytinburnu’nda bir camide vakit namazını eda ettikten sonra, mevtaya son vazifemizi ifa etmek üzere caminin avlusuna çıktık. Avluya adım atar atmaz, insanı mest eden o efsunlu ıhlamur kokusu sarıp sarmaladı bizleri. Çocukluğumun o en aşina, o en hoş kokusuydu bu...

Tam karşımızda, musalla taşının yanı başında, avluda kök salmış devasa bir ıhlamur ağacı bütün haşmetiyle, abidevi bir vakarla yükseliyordu. Göğe uzanan dev gövdesiyle asırlık çınarlara meydan okuyan bir heybeti vardı. Koyu gölgesi, caminin avlusuna ve sessizce bekleyen tabutun üzerine düşüyordu. Gölgelediği zemini dolduran cemaati anaç bir şefkatle kuşatıyor, ferahlatıcı rayihasını onlara cömertçe ikram ediyordu. Bu görkemli ağacın fark edilmemesi imkânsızdı.

Cenaze namazı için safa durmuştuk; fakat yeni çiçeklenmiş o muhteşem ağaçtan gözlerimi, ruhumu teshir eden kokusundan da benliğimi alamıyordum. Derin bir nefes çektim içime, doyasıya... Hafif bir esinti bile yaprakların kıpır kıpır oynaşmasına, ağacın üzerinde yeşil ile beyazın zarif raksına yetiyordu. Bir yüzü koyu ve parlak, diğer yüzü ise mahcup bir yeşile çalan yapraklar, bahar rüzgârıyla sallanarak mevsimi adeta bir şenlik havasında selamlıyorlardı.

Hocanın tekbirleri eşliğinde dualarımızı okurken, ıhlamur kokuları adeta maveraya gizemli bir kapı aralıyordu. Açılan o kapı, bizleri rahmet ve mağfiret iklimine davet eder gibiydi. İnsan düşünmeden edemiyordu: Biz de bir gün sıramızı savıp bu diyardan göçtüğümüzde, geride kalanlar bizi nasıl yâd edeceklerdi? Burası dünya; burada işler hep yarım, hikâyeler hep eksik kalıyordu. Ölüm ise en yalın hakikat... Her çalana açılmayan, ama kapısı bir kez aralandığında geri dönülemeyen o eşik...

Ölümü, her an taze bir gül gibi yakamızda taşıyabilmek... İşte bu duygu insanı ölüme yakın kılıyor, onu yabancılığından sıyırıyordu. Ölümü o bilindik soğukluğundan koparıp, korkulacak bir son olmaktan çıkarıyor; bir vuslat sükûnetine büründürüyordu. Karşımızda sessizce duran o ihtiyar ıhlamur ağacı, kim bilir kaç kez şahitlik etmişti insanoğlunun bu fani yolculuğuna... Kulak vermesini bilenlere, "Her nefis ölümü tadacaktır!" hakikatini o latif kokusuyla fısıldıyordu.

Ağacın o mest eden kokusunu üzerimize boca eden sarımsı çiçekleri, yeşil yapraklar arasında o kadar baskındı ki; bir an baharı tam yaşayamadan ne çabuk sonbahara geçtik hissi uyandırıyordu. Lekesiz, masmavi gökte gülümseyen güneş ise artık gölgelere sığınma vaktinin geldiğini haber veriyordu.

Ulu ıhlamur ağacı; yıllardır bıkıp usanmadan musallanın karşısında saf tutan misafirlerine temiz hava, kuş cıvıltıları ve tatlı bir melteme karışıp gelen o baygın esintisiyle lahuti bir besteyi fısıldayıp duruyordu. Camilerin havasına, asaletine ve ruhuna en çok da sükûnetin simgesi olan bu ağacın yakıştığını düşünürüm hep. Her şeyin ötesinde, ıhlamur çiçeklerinin kokusu insanın ruhuna şifa gibi gelir. Belki de bu zarif mülahazalarla ecdadımız; cami avlularına, mescit önlerine, çeşme başlarına ve meydanlara ıhlamur dikmişlerdir. Evet onlar, kendilerinin göremeyeceği bir serinliği ve güzelliği gelecek kuşaklara miras bırakacak kadar alicenaptılar.

Namazın edasından sonra başsağlığı dileklerimizi sunarak son vazifemizi ifa ettik. Cenazede yanımda duran bir arkadaşım, "Seni Fatih’e bırakayım abi," dedi; teklifini kabul edip arabasına bindim. Yolda giderken, cami avlusundaki heybetli duruşu ve sakinleştirici kokusuyla beni büyüleyen ıhlamur ağacından heyecanla bahsettim. Arkadaşım şaşkın şaşkın yüzüme baktı ve hafifçe gülümseyerek: "Aaa, o güzel koku ıhlamur muydu? Ben de o kokuyu duydum ama yanımdaki Hacı amcadan geldiğini sanmıştım. Hatta kendi kendime, 'Hacı amca esansı bol bulup küpüne girmiş herhalde!' demiştim," dedi.

Bu söz üzerine gülüşmeye başladık. Arkadaşım o günden sonra muhtemelen ıhlamur kokusunu bir daha asla unutmamıştır. Cenaze namazı boyunca duyduğu o hoş rayihayı Hacı amcaya yormak gibi tatlı bir gaflete düşmüştü. O saatteki bu dalgınlık uyku mahmurluğu olamazdı; olsa olsa bahar yorgunluğuydu.

Kim bilir her birimiz ömrümüzde kaç baharı geride bıraktık; ama hâlâ büyük bir özlemle, en güzelini yaşama arzusuyla nefeslerimizi ufuktaki o bahar için alıp vermeye devam ediyoruz. Hayat o kadar hızlı akıyor ki çoğu kez bizi mevsimlerin gelişini, gidişini dahi fark edemeyecek kadar körleştirebiliyor. İnsanlar tabiata karşı ilgisiz; patlayan tomurcuktan, açan çiçekten bihaber... Çoğumuz, "Vay be, bahar gelmiş de geçiyor, haberimiz yok!" ahvali içindeyiz.

Aslında cemreler havaya, suya ve toprağa düşerken eş zamanlı olarak ruhumuza da düşmeli. Zira mevsimler sadece gökyüzünün rengini ve ağaçların çehresini değiştirmekle kalmıyor; insanların haletiruhiyesine de tesir ediyor. Mevsimler gelip geçerken ömür de akıp gidiyor işte. Öyleyse onları nazlı birer misafir gibi karşılamaya ve layığıyla ağırlamaya ne dersiniz?