Murat Ülker, kişisel blogunda yayımladığı kapsamlı yazısında üniversitelerin küresel ölçekte değerlendirilmesinden bilim ve sanayi ilişkisine, toplum yararına liderlikten çevre politikalarına ve sürdürülebilir ekonomik modellere uzanan değerlendirmelerini paylaştı. Ülker, yazısında eski pladis Yönetim Kurulu Üyesi ve Swinburne Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. John Pollaers’ın liderlik ve yönetişim üzerine kaleme aldığı iki makaleyi de ayrıntılı şekilde aktardı.
ÜNİVERSİTELERİN KÜRESEL SIRALAMALARDAKİ YERİ
Ülker, dünyada üniversiteleri küresel ölçekte değerlendiren başlıca sistemler arasında Times Higher Education, QS World University Rankings, ARWU Shanghai Ranking, US News Global Universities ve THE Impact Rankings'in bulunduğunu belirtti. Söz konusu sistemlerin eğitim kalitesi, araştırma gücü, atıf etkisi, uluslararasılaşma, sanayiyle iş birliği ve toplumsal etki gibi ölçütler üzerinden üniversitelerin bilgi üretme kapasitesini değerlendirdiğini kaydetti.
Times Higher Education World University Rankings 2026 sonuçlarına değinen Ülker, sıralamadaki 2 bin 191 üniversite arasında 109 Türk üniversitesinin bulunduğunu, Türkiye'den 4 üniversitenin ilk 500'e, 15 üniversitenin ise ilk 1000'e girdiğini aktardı. Sonuçları önemli bulduğunu ifade eden Ülker, sıralamaya giren üniversiteleri ve akademisyenleri kutladı.
Ülker'e göre üniversitelerin rolü öğrenci yetiştirmek ve diploma vermekle sınırlı değil. Bilginin üretildiği, araştırmaların uluslararası dolaşıma girdiği ve ülkelerin düşünme kapasitesinin geliştiği üniversiteler, küresel bilgi rekabetinin de parçası konumunda bulunuyor. Ülker, üniversitelerin yeni bilgi üretip üretmediği, üretilen bilginin dünyada karşılık bulup bulmadığı ve bilimsel çalışmaların toplum ile sanayiyle temasının önemine dikkat çekti.
SABRİ ÜLKER VAKFI'NIN BİLİM ÇALIŞMALARINI ANLATTI
Ülker, bilim ekosisteminin yalnızca üniversite sıralamalarına göre değerlendirilmemesi, bilime yapılan uzun vadeli yatırımların da dikkate alınması gerektiğini belirtti. Sanayi, girişimcilik ve üniversitelerin ortak bir zeminde buluşmasının inovasyon ve sürdürülebilir kalkınmayla ilişkisine değindi.
Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Enstitüsü Vakfı'nın çalışmalarına da yer veren Ülker, beslenme, metabolik sağlık ve yaşam kalitesi alanlarında uluslararası araştırmalar yürüttüklerini, genç bilim insanlarını desteklediklerini ve bilimsel araştırma ödülleri verdiklerini ifade etti. Ülker, amaçlarının bilginin yerel sınırları aşarak küresel bilime katkı sağlaması olduğunu kaydetti.
JOHN POLLAERS'IN “TOPLUM YARARINA LİDERLİK” YAKLAŞIMINI AKTARDI
Ülker, yazısının devamında bir dönem pladis Yönetim Kurulu'nda görev yapan, Order of Australia Medal sahibi ve Swinburne Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. John Pollaers'a yer verdi. Pollaers'ın daha önce Pacific Brands, Foster's Group ve Diageo gibi şirketlerde üst düzey yöneticilik yaptığını, kâr amacı gütmeyen kamu kuruluşlarında çeşitli görevler üstlendiğini belirtti.
Pollaers'ın kendisine Türkiye ziyareti hakkında mesaj gönderdiğini anlatan Ülker, Pollaers'ın Substack'te yayımladığı liderlik konulu iki makalesini de kendisiyle paylaştığını kaydetti. Ülker, söz konusu çalışmalar ile 11 Ekim 2020'de blogunda yayımladığı “Post-Korona Ekonomisi: Simit! Yani Doughnut Economics” başlıklı yazısı arasında bağlantı kurdu.
POLLAERS'A GÖRE LİDERLİK PARADİGMASI DEĞİŞİYOR
Ülker'in aktardığına göre Pollaers, “Leadership for the Greater Good”, Türkçesiyle “Toplum Yararına Liderlik” makalesinde modern dünyadaki liderlik krizini teknik yetersizlikten çok zihinsel model sorunu olarak ele alıyor. Pollaers, 20. yüzyılın ekonomiyi değer yaratan, toplumu değeri paylaşan ve doğayı süreçte ortaya çıkan atıkları emen ayrı alanlar şeklinde gören liderlik anlayışının geride kaldığını savunuyor.
Pollaers, günümüzü “Shared Systems”, yani “Paylaşılan Sistemler” çağı olarak tanımlıyor. Yaklaşıma göre ekonomik büyümeye ilişkin bir karar başka bir alanda sosyal huzursuzluğa veya ekolojik zarara neden olabiliyor. Liderlerin eski ve birbirinden ayrılmış yönetim modellerini kullanmayı sürdürmeleri ise sistemlerin giderek artan karşılıklı bağımlılığıyla uyuşmuyor.
YENİ LİDERLİK MODELİNDE ÜÇ TEMEL BAŞLIK
Pollaers'ın yaklaşımında yeni dönem liderlerinin üç temel olguyu dikkate alması gerekiyor. Kaynakların teorik olarak sınırsız olmadığı ve somut tükenme noktalarına sahip olduğu ilk başlığı oluşturuyor. İkinci başlıkta eylemlerin doğrusal olmayan ve birbirini besleyerek büyüyebilen bileşik etkileri bulunuyor. Üçüncü başlıkta ise “dışsallık” kavramı sorgulanıyor; Pollaers, sistemin dışında kalan gerçek bir alan bulunmadığını, karbon salımı veya toplumsal dışlanma gibi sonuçların zaman içerisinde sisteme maliyet olarak döndüğünü savunuyor.
Pollaers ayrıca liderlerin karmaşıklık karşısında daha fazla veri ve raporlamaya yönelmelerinin tek başına yeterli olmadığını ileri sürüyor. Verinin geçmişi gösterdiğini belirten Pollaers, uzun vadeli sistem istikrarı için etik ve stratejik değerlendirmelerin liderliğin parçası olması gerektiğini ifade ediyor.
“LİDERİN GÖREVİ SADECE DAHA FAZLA ARZ DEĞİL”
Pollaers'ın ele aldığı konulardan biri de arz-talep ilişkisi. Geleneksel yaklaşımda müşteri isteği veya enerji ihtiyacı gibi talepler karşılanması gereken veriler olarak kabul edilirken Pollaers, liderlerin talebin kendisini de sorgulaması gerektiğini savunuyor. Enerji, konut ve sağlık sektörlerini örnek gösteren Pollaers, sistem üzerinde aşırı veya verimsiz baskı oluşturan taleplerin şekillendirilmesini liderlik sorumlulukları arasında değerlendiriyor.
Wittgenstein'ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” sözüne gönderme yapan Pollaers, liderlik terminolojisinin de değiştirilmesi gerektiğini belirtiyor. Sürdürülebilirliğin yalnızca belirli bir departmanın sorumluluğunda kalmaması ve temel yönetişim konusu olarak ele alınması gerektiğini savunuyor.
LİDERLERİN KENDİLERİNE SORMALARI GEREKEN SORULAR
Ülker'in aktardığı makalede toplum yararına liderliğin performans veya rekabetçilikten vazgeçmek anlamına gelmediği belirtiliyor. Pollaers, yoğunlaşmış faydanın yaygın zarar yaratabileceğini, kısa vadeli başarının uzun vadeli meşruiyet üzerinde etkileri olabileceğini ve zor kararlardan kaçınmanın da sonuçları bulunan bir tercih olduğunu ifade ediyor.
Pollaers, karar alıcıların bir kararın dünya genelinde uygulanması halinde sistemin yaşanabilir kalıp kalmayacağını, bugünkü faydanın kime gittiğini ve gelecekte ortaya çıkabilecek maliyeti kimin karşılayacağını sorgulaması gerektiğini belirtiyor. Liderlerin ayrıca mevcut sistem içinde hareket eden yöneticiler mi yoksa sistemi geleceğe taşıyan rehberler mi olduklarını değerlendirmelerini istiyor.
KAYNAK YÖNETİMİNDEN “SORUMLULUK SAHİBİ YÖNETİŞİM”E
Pollaers, ikinci makalesinde dünyayı paylaşılan bir sistem olarak ele alıyor. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve kaynak tükenmesini birbirinden bağımsız sorunlar yerine dünyanın sınırlı ve paylaşılan bir sistem olduğunun göz ardı edilmesinden kaynaklanan bağlantılı sorunlar şeklinde değerlendiriyor.
Yaklaşıma göre ekonomi toplumun, toplum da dünyanın bir alt sistemi. Doğanın faydalanılacak sınırsız bir kaynak yerine korunması gereken ortak miras olarak değerlendirilmesi, sistemin yaşanabilirliğinin ve dayanıklılığının korunması ve sınırlı kaynaklar karşısında taleplerin sorgulanması gerektiği ifade ediliyor. Pollaers ayrıca astronotların uzaydan gördüğü sınırsız, kırılgan ve tek parça dünya algısının yönetişim modellerine aktarılmasını savunuyor.
DÖNGÜSEL EKONOMİ VE TALEBİN YENİDEN ŞEKİLLENDİRİLMESİ
Pollaers, her tüketim talebinin karşılanmasının zorunlu olmadığını belirterek hızlı moda veya tek kullanımlık ürünler gibi talepler yerine refahı ve sistem dayanıklılığını artıran ihtiyaçlara odaklanılması gerektiğini savunuyor. Döngüsel ekonomiyi ise yalnızca geri dönüşüm üzerinden değil, zararın tasarım aşamasında ortadan kaldırılması üzerinden tanımlıyor.
Ülker'in aktardığı örnekler arasında Fransa'nın tamir edilebilirlik sistemi, Yeni Zelanda'nın Refah Bütçesi, Japonya'nın Top Runner programı, Singapur'un araç sahipliği modeli, Avrupa Birliği düzenlemeleri, Galler'in Gelecek Nesiller Yasası, Kosta Rika'nın Ekosistem Hizmetleri Ödemeleri, Avustralya'nın ticari bina derecelendirme sistemleri ve Amsterdam'daki Donut Ekonomisi yaklaşımı bulunuyor.
FRANSA'NIN TAMİR EDİLEBİLİRLİK SİSTEMİ
Fransa'daki “Indice de Réparabilité”, elektronik cihazların arızalanması halinde ne ölçüde kolay tamir edilebildiğini gösteren bir derecelendirme sistemi olarak uygulanıyor. Ürünlerin 1 ile 10 arasında puanlandığı sistem, planlı eskitmeyle mücadele etmeyi, atıkları azaltmayı ve daha uzun ömürlü ürünleri teşvik etmeyi amaçlıyor.
Sistem tüketicilerin bir elektronik ürünü yalnızca teknik özellikleri üzerinden değil, tamir edilebilirliği üzerinden de değerlendirebilmesini sağlıyor. Tamir edilebilirliğin artması elektronik atıkların ve karbon ayak izinin azaltılması, tüketicinin yeni ürün almak yerine mevcut ürünü onarabilmesi açısından ele alınıyor.
YENİ ZELANDA'NIN REFAH BÜTÇESİ
Ülker, Yeni Zelanda'da 2019 yılında Jacinda Ardern hükümeti döneminde başlatılan Refah Bütçesi modeline de değindi. Model ekonomik başarıyı yalnızca GSYİH gibi finansal göstergeler üzerinden değil, yaşam kalitesi, sağlık, çevresel sürdürülebilirlik ve sosyal eşitlik üzerinden değerlendirmeyi amaçlıyor.
Model kapsamında ruh sağlığı hizmetleri ve intiharı önleme çalışmaları, çocuk yoksulluğunun azaltılması ve aile içi şiddetle mücadele, düşük karbonlu ekonomi için bilimsel araştırmalar ve dijital dönüşüm gibi alanlar öncelikler arasında yer aldı. Çocuk yoksulluğu, ruh sağlığı, hava kalitesi ve konut standartları gibi göstergelerin yanı sıra gelecek nesillerin ihtiyaçlarının da bütçe politikalarına dahil edilmesi yaklaşımın unsurları arasında gösteriliyor.
GALLER'DE GELECEK NESİLLER İÇİN YASAL MODEL
Ülker'in aktardığı bir başka örnek, 2015 tarihli Galler Gelecek Nesillerin Refahı Yasası. Düzenleme, günümüzde alınan kamu kararlarının gelecek nesiller üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesini yönetişim sürecine dahil ediyor ve uzun vadeli bir perspektif oluşturmayı hedefliyor.
Yasa kapsamında kamu kurumlarının refah düzeyi yüksek, dayanıklı, sağlıklı ve eşitlikçi toplum; bağlı topluluklar; kültür ve dilin korunması ile küresel sorumluluk gibi yedi hedefe katkı sağlaması öngörülüyor. Düzenlemeyle Gelecek Nesiller Komiseri makamı da oluşturularak kamu politikalarının belirlenen hedeflerle ilişkisini izleyen kurumsal bir yapı meydana getirildi.
SİNGAPUR'DA ARAÇ SAHİPLİĞİNE SINIRLI KAYNAK YAKLAŞIMI
Singapur'un araç sahipliği politikası da Pollaers'ın dünyayı sınırlı sistem olarak değerlendiren yaklaşımına örnek olarak gösterildi. Model, trafik sorunuyla birlikte kent alanı ve hava kalitesini sınırlı ortak kaynaklar olarak ele alıyor.
Hak Sahipliği Sertifikası, Elektronik Yol Ücretlendirmesi ve araç filosuna ilişkin artış politikaları sistemin temel araçları arasında yer alıyor. Araç talebinin yalnızca yeni yollar veya altyapı yoluyla karşılanması yerine talebin kendisinin yönetilmesi hedefleniyor.
AVRUPA BİRLİĞİ'NDE ÜRÜNLERİN YAŞAM DÖNGÜSÜNE ODAKLANAN DÜZENLEMELER
Avrupa Birliği'ndeki eko-tasarım politikalarına değinen Ülker, ürünlerin yalnızca kullanım aşamasının değil, kullanım ömrünün sonunun ve yeniden değerlendirilmesinin de standartlara dahil edildiğini aktardı. Döngüsel Ekonomi Eylem Planı kapsamındaki Sürdürülebilir Ürünler İçin Eko Tasarım Yönetmeliği, Dijital Ürün Pasaportu, Onarım Hakkı ve USB-C temelli ortak şarj çözümü örnekler arasında sıralandı.
Yaklaşım, tüketicinin davranışını değiştirmeye çalışmanın yanında piyasaya sunulan ürünlerin tasarımından başlayarak kaynak kullanımını ve ürün ömrünü etkileyen kurallar oluşturmayı hedefliyor.
KOSTA RİKA'DA EKOSİSTEM HİZMETLERİNE ÖDEME
Kosta Rika'nın Ekosistem Hizmetleri Ödemeleri sisteminde ormanların su kaynaklarının korunması, karbon depolanması, toprağın korunması ve biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesi gibi işlevleri ekonomik sistem içerisinde değerlendiriliyor. Ormanların sağladığı iklim düzenleme, su, genetik miras ve estetik değer gibi hizmetler yasal çerçevede tanımlanıyor.
Ülker'in yazısında aktardığı modele göre fosil yakıt satışlarından alınan yüzde 3,5'lik verginin bir bölümü sisteme aktarılıyor. Su kullanıcılarının da kaynak bölgelerindeki ormanların korunmasına katkıda bulunduğu modelde çiftçiler ve arazi sahipleri, orman alanlarını korumaları karşılığında ödeme alabiliyor. Ülker, Kosta Rika'nın 1980'lerde yüzde 20'lere kadar gerileyen orman varlığını yeniden yüzde 50'nin üzerine çıkardığını belirtti.
JAPONYA'NIN TOP RUNNER PROGRAMI
Japonya'da uygulanan Top Runner programı, belirli ürün gruplarında piyasadaki en yüksek enerji verimliliğine sahip ürünlerin gelecekteki standartlara referans oluşturması esasına dayanıyor. Klima, buzdolabı ve otomobil gibi ürünlerde mevcut en verimli ürün seviyesi belirlenerek diğer üreticilerin belirlenen süre içerisinde aynı seviyeye ulaşmaları veya üzerine çıkmaları hedefleniyor.
Ürünlerin hedeflere ne kadar yaklaştığını gösteren etiketlerin tüketici tercihlerini yönlendirdiği sistemde, hedefleri karşılayamayan şirketlerin kamuoyuna açıklanması da kullanılan araçlardan biri. Ülker, program sayesinde Japonya'da 1990'lardan itibaren birçok elektronik ürün ve araçta enerji tüketiminde yüzde 50 ile yüzde 80 arasında azalma sağlandığını aktardı.
TÜRKİYE'DEKİ ENERJİ ETİKETLERİYLE FARKI
Türkiye'de A'dan G'ye uzanan enerji etiketlerinin Avrupa Birliği ile uyumlu şekilde kullanıldığını belirten Ülker, Japon modelindeki temel farklılığın standardın belirlenme yönteminde bulunduğunu ifade etti. Türkiye ve AB sisteminde asgari verimlilik standartları ve enerji sınıfları uygulanırken, Top Runner yaklaşımında piyasadaki en ileri verimlilik seviyesinin gelecekte ulaşılması gereken hedef olarak belirlendiğini anlattı.
Ülker, Türkiye'deki enerji sınıfı sisteminin başarılı çalıştığını ve Türkiye'nin beyaz eşya üretimindeki konumu nedeniyle fabrikaların standartlara hızlı uyum sağlayabildiğini de ifade etti.
BİRLEŞİK KRALLIK'TAKİ UYGULAMALARI SIRALADI
Birleşik Krallık'taki politikaları da inceleyen Ülker, büyük ölçekli yasakların yanında günlük hayatın ve ürün standartlarının değiştirilmesine dayalı uygulamalara dikkat çekti. Tekstil ürünlerinde üretici sorumluluğu, rölantide çalışan araçlara yönelik yerel uygulamalar, akıllı cihazlarda güvenlik güncellemelerinin tüketiciye bildirilmesi ve ışık kirliliğinin azaltılmasına yönelik düzenlemeler örnekler arasında gösterildi.
Yaklaşımın temelinde insanların tek tek davranış değiştirmesini beklemek yerine ürünleri, altyapıyı ve piyasayı belirli sonuçlara yönlendirecek şekilde tasarlamak bulunuyor. Ülker, Pollaers'ın “zorlamak değil, tasarlamak” şeklindeki yaklaşımını bu örnekler üzerinden aktardı.
AVUSTRALYA'DA TİCARİ BİNALAR İÇİN NABERS MODELİ
Avustralya'nın ticari bina sektöründeki NABERS ve Green Star sistemlerine geniş yer veren Ülker, modelin şeffaflık ve performans verileri üzerinden işlediğini belirtti. NABERS sisteminde bir binanın gerçek enerji performansı 1 ile 6 yıldız arasında derecelendiriliyor.
Ülker'in aktardığına göre belirli büyüklüğün üzerindeki ofis alanlarının satışı veya kiralanması sırasında enerji performansının açıklanması gerekiyor. Yüksek enerji performansına sahip binaların kiracı, yatırımcı ve finans kuruluşları açısından farklılaşması, enerji verimliliğinin ekonomik değere dönüşmesini sağlıyor. Geleneksel malzeme odaklı düzenlemelerin aksine performans sonucuna odaklanan yaklaşım, mimar ve mühendislerin doğal havalandırma, akıllı cephe sistemleri ve güneş enerjisi gibi yöntemlere yönelmesine alan açıyor.
DONUT EKONOMİSİNİN TEMEL YAKLAŞIMI
Ülker, daha önce üzerine yazdığı Donut Ekonomisi modelini de yeniden gündeme getirdi. İngiliz ekonomist Kate Raworth tarafından geliştirilen yaklaşım, ekonominin hedefini yalnızca sürekli GSYİH büyümesi üzerinden değil, insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması ve gezegenin ekolojik sınırlarının korunması üzerinden ele alıyor.
Modelde iç halka gıda, su, sağlık, eğitim, barınma, enerji ve cinsiyet eşitliği gibi sosyal temelleri; dış halka ise iklim değişikliği, okyanus asitlenmesi, kimyasal kirlilik ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi ekolojik sınırları temsil ediyor. İki sınır arasındaki alan, insanların ihtiyaçlarının karşılandığı ve ekolojik sınırların aşılmadığı “güvenli ve adil alan” olarak tanımlanıyor.
Ülker, yaklaşımın büyüme yerine refaha odaklanma, döngüsel tasarım, adil dağılım ve dinamik denge gibi ilkelerini aktardı. Amsterdam, Kopenhag ve Brüksel gibi kentlerin kalkınma yaklaşımlarında Donut modelinden yararlandığının ifade edildiğini de kaydetti.
POLLAERS DEMOKRASİLER VE FARKLI YÖNETİŞİM MODELLERİNİ DE ELE ALDI
Ülker'in aktardığına göre Pollaers, liberal demokrasilerin şeffaflık, katılım, hak temelli korumalar ve hesap verebilirlik aracılığıyla çevrenin korunması ve kamu yararına yönelik mekanizmalar oluşturduğunu savunuyor. Pollaers aynı zamanda kısa seçim dönemleri, ekonomik büyümeye ilişkin yerleşik varsayımlar, mülkiyet hakları ve ulusal kararlarla küresel ortak kaynaklar arasındaki uyuşmazlıkları yapısal gerilim alanları olarak sıralıyor.
Pollaers, liberal olmayan yönetişim modellerinde merkezi otoritenin yenilenebilir enerji, emisyon kontrolü ve ekosistem restorasyonu gibi koordinasyon gerektiren alanlarda uzun vadeli planlama ve hızlı uygulamaya imkân verebildiğini; buna karşılık şeffaflık, haklar, uyum ve kamu rızasının sürekliliği bakımından sorunlarla karşılaşılabildiğini belirtiyor. Yerel toplulukları, hükümetleri ve kurumları ortak kaynaklar etrafında buluşturan çok merkezli yönetişim modelleri de makalede ele alınan diğer yaklaşımlar arasında bulunuyor. Pollaers'ın vardığı nokta, modellerden birinin diğerlerinin tamamen yerini alması değil, tek bir modelin bütün sorunlar için yeterli olmadığı yönünde.
ÜLKER 2020'DEKİ DONUT EKONOMİSİ YAZISINA DÖNDÜ
Ülker, yazısının devamında 2020 yılında kaleme aldığı Donut Ekonomisi değerlendirmesinden bölümlere yer verdi. Kate Raworth'un yenilenebilir kaynakların kullanıldığı, paylaşımcı ve gelecek kuşaklara temiz bir dünya bırakmayı amaçlayan ekonomik yaklaşımını ele alan Ülker, Karl Marx'ın kapitalist sistem içerisindeki reformcu yaklaşımlara yönelik eleştirilerine de değindi.
Ülker, Marx'ın görüşlerinden etkilenen devrimlerin ve yaklaşık 70 yıllık Sovyet deneyiminin toplumsal sonuçlarına ilişkin kendi değerlendirmelerini aktarırken SSCB'nin dağılması ve Glasnost sürecine atıfta bulundu. Çin'in ekonomik dönüşümünü de ele alan Ülker, ülkedeki Komünist Parti yönetiminin planlama, çalışma ve sermaye birikiminin yönlendirilmesindeki rolüne ilişkin görüşlerini paylaştı; çevre kirliliğine karşı merkezi yönetimin kullandığı yöntemlere dikkat çekti.
ALMANYA'DAKİ YENİLENEBİLİR ENERJİ TEŞVİKLERİNİ ÖRNEK VERDİ
Ülker, Almanya'da 2004 yılında yenilenebilir enerji üreten hane ve kurumlar için kullanılan tarife garantisi uygulamasını da örnek gösterdi. Perakende elektrik fiyatının üzerinde ödeme yapılmasına dayalı teşviklerin rüzgâr, güneş, hidroelektrik ve biyokütle yatırımlarını desteklediğini belirten Ülker, yaklaşık 10 yıllık dönemin sonunda ülke elektriğinin yüzde 30'unun yenilenebilir kaynaklardan elde edilir hale geldiğini aktardı.
Ülker'e göre söz konusu örnekte devlet, yenilenebilir enerji üretimine ekonomik bir değer atfederek dönüşümü teşvik eden finansal mekanizma oluşturdu.
BJORN LOMBORG'UN İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ YAKLAŞIMINA DA YER VERDİ
Ülker, yazısında Bjorn Lomborg'un iklim değişikliğinin gerçekliğini kabul etmekle birlikte risklerin zamanlaması, bilimsel öncelikler ve ekonomik kaynakların hangi politikalara aktarılması gerektiği konusunda farklı görüşler ortaya koyduğunu belirtti. Ülker, iklim değişikliğinin sonuçlarının boyutuna ilişkin farklı yaklaşımların da tartışılması gerektiği görüşünü dile getirdi.
Doğal sermayeye parasal değer biçilmesi konusunu da gündeme taşıyan Ülker, sulak alanların yıllık ekonomik değerinin 3,4 milyar dolar, böcekler ve polenlerin yayılmasına ilişkin hizmetlerin ise 160 milyar dolar seviyesinde hesaplandığı yönündeki rakamları aktardı. Hükümetlerin doğal varlıkları fiyatlandırması ve sertifikalandırması halinde söz konusu değerlerin finansal araçlara dönüştürülebileceğini savunan Ülker, çevreciliğin yatırım açısından ekonomik bir cazibe kazanabileceğini ifade etti.
Ülker, mevcut karbon emisyonu piyasalarına ise eleştirel yaklaştı. Karbon emisyonuna ilişkin finansal araçların çevre kirliliğini önleyen yatırımları teşvik etmek yerine bazı durumlarda kirletici faaliyetlerin sürdürülmesine imkân verdiğini savundu.
YILDIZ HOLDİNG'İN “MUTLU ET, MUTLU OL” MİSYONUNU ANLATTI
Ülker, Yıldız Holding'in misyonunu “Mutlu Et, Mutlu Ol” ifadesiyle özetleyerek yaklaşımın toplum yararına iş yapmayı ifade eden “Salih Amel” anlayışına ve babası Sabri Ülker'den gelen mirasa dayandığını belirtti.
Yıldız Holding'in Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları doğrultusunda Ülker, Şok Marketler, Bizim Toptan ve SuperFresh başta olmak üzere grup şirketlerinde karbon salımını azaltmaya yönelik çalışmalar yürüttüğünü aktaran Ülker, yetenek yönetimi ile değer zincirinde kalite ve güvenlik odaklı uygulamaların hayata geçirildiğini ve çalışmaların düzenli şekilde raporlandığını ifade etti.
Ülker ayrıca Birleşmiş Milletler'in küresel iş birliği çağrılarına destek verdiklerini ve 82 bin çalışanla çevre dostu şirket olma hedefi doğrultusunda faaliyet yürüttüklerini belirtti. Kaynakların sonuç alınabilecek alanlara yönlendirilmesi ve sürdürülebilirlik çalışmalarında israfın önlenmesi gerektiğini vurguladı.
ÜLKER'DEN KÜRESEL ISINMA VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ MESAJI
Murat Ülker, yazısını küresel ısınma ve iklim değişikliğine ilişkin görüşleriyle tamamladı. İklim değişikliğinin gerçekliği ile iklim değişikliğinin sonuçlarının kamuoyuna aktarılma biçimini birbirinden ayıran Ülker, korku ortamı oluşturduğunu düşündüğü söylemlere karşı eleştirel yaklaşım ortaya koydu.
Ülker'in yazısında üniversitelerin bilgi üretme kapasitesinden başlayan değerlendirmeler; bilim-sanayi ilişkisi, toplum yararına liderlik, sürdürülebilir yönetişim, kaynakların sınırları, tüketim talebinin yönetilmesi, döngüsel ekonomi ve iklim politikaları üzerinden devam etti. Yazıda farklı ülkelerde uygulanan kamu politikaları ve piyasa mekanizmaları da Pollaers'ın “paylaşılan sistemler” yaklaşımı çerçevesinde örneklendirildi.
Kaynak: www.muratulker.com