banner10

SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Durmaz ‘Türkiye İttifakı’nı yorumladı

SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği “Türkiye İttifakı” kavramını Habertürk’ten Kübra Par’a yorumladı.

SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Durmaz ‘Türkiye İttifakı’nı yorumladı

Türkiye son günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Kızgın demiri soğutalım” ve “Türkiye ittifakı” sözlerini konuşuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan sizce neden böyle bir ittifak çağrısı yaptı? Ekonomi ve dış politikadaki gelişmelerden dolayı ülkede birliğe ihtiyaç mı var? Ya da AK Parti’nin büyükşehirleri kaybetmiş olmasının yarattığı psikolojinin bir sonucu mu?

“Türkiye ittifakı”, önümüzdeki dört yılı iyi değerlendirmek için tüm Türkiye’ye yönelik bir çağrı. Kısa vadeli olarak düşünülmediği görüşündeyim. Aslında bunun hem Türkiye’nin son altı yedi yıldır içine girdiği türbülans döneminin bir muhasebesi olduğunu hem de küresel ve bölgesel fırtınanın yaklaştığını gören bir lider olarak Erdoğan’ın proaktif bir çağrıda bulunduğunu düşünüyorum.

Çünkü dünyadaki genel siyaset belli açılardan kırılma yaşıyor. NATO, Avrupa Birliği gibi klasik ittifakların format değiştirdiğini görüyoruz. Yani NATO ittifakı içerisinde olmak, sizin bazı temel güvenlik çıkarlarınızın sağlanacağı anlamına gelmiyor artık. Amerika küresel rolünü değiştirerek NATO ittifakına olan bağlılığının zayıfladığını ortaya koydu. Türkiye’nin F-35’ler, S-400 tartışmalarında da görüldüğü üzere bir NATO müttefiki olması, Patriot’ların ona verilmesini sağlamadı. Yine Suriye’de karşılaşmış olduğu tehditler, Amerika’nın YPG’ye verdiği destekle, bir ittifak ilişkisiyle açıklanamayacak bir yere geldi. Bunun sadece Türkiye-Amerika ilişkileri açısından değil, dünyadaki ittifak ilişkileri açısından önemli bir değişim getirdiğini görüyorum. Tabii Türkiye olarak biz bütün bunların odak noktasında olduğumuz için bu türbülansı daha önceden ve daha yoğun yaşıyoruz.

"KÜRESEL VE BÖLGESEL KIRILMALAR YAŞIYORUZ, YENİ KÜÇÜK İTTİFAKLAR OLUŞMAYA BAŞLADI"

Avrupa Birliği açısından baktığımızda da yine aynı örnekler söz konusu. Amerika’nın Almanya’yı Rus doğalgazıyla ilgili olarak sıkıştırıyor olması, klasik ilişkilerin çözülmekte olduğunu, yeni bir ilişki formatına mecbur kaldığımızı gösteriyor. Tabii Amerika en genel anlamda Çin, Rusya ve İran’ı sınırlandırma politikası yürütüyor. Bunların da Almanya ve Türkiye’yle birtakım türbülanslar yaratması kaçınılmazdır. Hele hele son dönemde İsrail yayılmacılığının Amerika tarafından bu kadar desteklendiğini düşünürsek, biz hem küresel anlamda hem de bölgesel anlamda kırılmalar yaşıyoruz. Yeni küçük ittifaklar oluşmaya başladı. Burada Almanya’nın Rusya’yla ilişkiler açısından sıkıştırılıyor olmasıyla Türkiye’nin S-400 alımıyla ilgili sıkıştırılıyor olması aslında, konuları farklı olmakla beraber benzer bir türbülansa işaret ediyor. Avrupa Birliği çerçevesinde Macron’un Schengen tartışmasını başlatmış olması, entegre görülen Avrupa’da bile bir sorun olduğunu bize gösteriyor. Rusya ve Amerika arasındaki ilişkinin de artık bir yaptırımlar serisine dönüştüğünü görüyoruz. Çin’le bir stratejik hesaplaşma başladı ve bu, sadece ticaret savaşları boyutunda kalmayacak. Bütün bunların hepsi ciddi bir türbülans yaratıyor. Küresel türbülans döneminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyaset tarzının ve yürüttüğü diplomasisinin ayrı bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Erdoğan diplomasisi hem türbülans ile mücadele etmede hem de dünyaya ortak bazı değerleri hatırlatmada hem de ilişkileri pragmatik düzlemde tutmada bir örnek teşkil ediyor.

Bölgemizde de son dönemde İsrail öne çıkıyor ve Filistin meselesinde, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve bazı Arap ülkelerini yanına almış olduğundan dolayı, İran karşısında Doğu Akdeniz’e kadar uzanan yeni bir küçük ittifak serisi başlatıyor. Bu bizi de etkiliyor. Özellikle Amerikan Senatosu’na sunulan son tasarıda, Doğu Akdeniz’de Amerika’yı farklı bir inisiyatif almaya çağırmasını önemli görüyorum. Burada Güney Kıbrıs’ı, Yunanistan’ı silahlandırmış olmasını da önemli bir stratejik değişimin habercisi olarak düşünüyorum. Dünyadaki bütün bu gelişmeler bir araya geldiğinde, Türkiye’nin uzun vadeli bir toparlanmaya, iktidarı ve muhalefetiyle ortak meselelerde bir uzlaşma bulmaya ihtiyacı var. Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği “Türkiye ittifakı”nı böyle anlıyorum.

Prof. Burhanettin Duran:"Trump’ın ikili ilişkiler üzerinden ittifak kurma ve genel olarak dünyadaki liberal düzeni değiştirme stratejisi kalıcı etkilerde bulunacak gibi görünüyor. Bu ana değişim çerçevesinden bölgesel olarak küçük ittifaklara baktığımızda ise bizi ilgilendiren en önemli ittifaklardan bir tanesi Amerika, İsrail, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri hattında İran’a karşı kurulan ittifaktır."

Türkiye ittifakının içerideki karşılığını da soracağım ama dışarıdaki gelişmelerle devam edelim. Küresel ve bölgesel yeni küçük ittifaklar oluştuğundan söz ettiniz. Türkiye’nin yeni küçük ittifak hatları kimlerle olabilir?

Bunun yönetilmesinin yeni bir evre olduğunu söylemek gerekir. Burada da Türkiye’nin temel şansı Erdoğan diplomasisidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, dış politikaya ağırlığını koyduğu son beş altı yılı da göz önünde bulundurursak, liderlerle değişen ittifakları takip edebilecek bir tecrübeye sahip ve o liderlerle bir diplomasi yürütebilecek bir geçmişi var. Baktığınızda, birçok ülkede liderler krizlerle devrilmişken, Erdoğan krizleri aşabilen ve sandıkla bu krizlerden çıkabilen bir lider olarak Türkiye’yi yönetiyor. Dolayısıyla, bu değişen ittifakların türbülansını yönetmek için Türkiye’nin böyle bir tecrübeye ihtiyacı var. Oluşan bu yeni dengenin henüz tam netleşmediğini de belirtmek lazım. Özellikle ABD ile Avrupa arasındaki ilişkinin ve yine ABD ile Rusya arasındaki gerilimin nereye kadar gideceğinin tam netleşmediğini söylemeliyim. Kaldı ki ABD’nin kendi içerisinde de bir dağınıklık var. Başkan ile Senato arasındaki bu dağınıklığın resmin netleşmesini engelleyen bir konumda olduğunu düşünüyorum. Ama bu gidişle Trump sanki bir dört yıl daha iktidarda kalabilecek ve başlattığı değişimi devam ettirebilecek gibi görünüyor. Eğer böyle olursa, Trump’ın ikili ilişkiler üzerinden ittifak kurma ve genel olarak dünyadaki liberal düzeni değiştirme stratejisi yürüyecek ve bu kalıcı etkilerde bulunacak gibi görünüyor. Bu ana değişim çerçevesinden bölgesel olarak küçük ittifaklara baktığımızda ise bizi ilgilendiren en önemli ittifaklardan bir tanesi Amerika, İsrail, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri hattında İran’a karşı kurulan ittifaktır. Bu bir yönüyle Filistin meselesinde Arapların iddialarından vazgeçeceği, Filistin’e neredeyse herhangi bir toprağın kalmayacağı ve Kudüs’ün bırakılacağı bir yere gidiyor.

İran’ı sınırlandırmak için oluşturulan bu blok, Amerika’nın sert gücü olmadıktan sonra İran’ın direniş hattını çökertebilecek gibi görünmüyor. Ama ekonomik olarak içeriyi karıştırma anlamında ve bölgesel nüfuzunu bir şekilde sınırlandırma anlamında etkili olabilir. En son Devrim Muhafızları’nın terörist örgüt ilan edilmesi, 2 Mayıs’ta 8 ülkeye verilen muafiyetlerinde kaldırılması gibi adımlarla Trump Yönetimi, İran ekonomisini çökerterek içeride karışıklığı hedefliyor. Bu çok ciddi bir risk olarak ortada duruyor. Ayrıca, arkasında İsrail’in yayılmacı emellerinin olduğu Mısır-Suud-BAE-İsrail hattı Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’da da kapsamlı bir dizaynın peşinde. Libya, Cezayir ve Sudan krizleri bu hattın operasyonlarıyla birlikte okunmalı.

"İRAN ZORDA KALIRSA AMERİKA’YLA MASAYA DA OTURABİLİR"
 
Prof. Burhanettin Duran: İran ekonomisini çok kötü günler bekliyor. Trump, Obama yaptırımlarını bir adım daha ileri götürerek çok etkili bir şekilde geliyor. Kurmuş olduğu İran karşıtı da İsrail çok ısrarcı bir şekilde önde görünüyor. Bunları bir araya getirdiğimizde İran’ın işinin zor olduğunu görüyoruz. Tabii bunun da Türkiye’ye önemli birtakım yansımaları olacak.

Son yazılarınızdan birinde İran’da 2 yıl içinde böyle bir halk hareketlenmesi olabileceğini ifade etmişsiniz.

İran’ın nasıl cevap vereceğini, Çin’in Rusya’nın ve İran’ın komşularının nasıl tepki vereceğini görmemiz gerekirse de, İran’ı zor günlerin beklediğini düşünüyorum. Trump Yönetimi ambargoyu sertleştiriyor. Ama İran, diplomasi geçmişi zengin bir ülkedir, bakarsınız bir yerde Amerika’yla masaya da oturabilir. Kendisinin direnç gücünün kırılmaya başladığı, içeride bir kopuşun yaşanacağı, rejim sorununun ortaya çıkacağını anladıkları anda Tahran rejimi pekâlâ ABD ile masaya oturabilir.Aslında Trump da bunu hedefliyor. Eğer o kırılma anını önceden göremezlerse  içeride kontrolü kaybedebilirler. İç karışıklık sonu rejim değişikliğine gidecek bir halk hareketine dönüşebilir. Geçmişte zaten Yeşil Hareket dahil olmak üzere kitlesel hareketlenmeler olduğunu biliyoruz. Özellikle üniversiteli genç işsizliği çok yüksek. Daha ağırlaşan ambargoyla birleştiğinde bu İran demografisini patlatacak bir husus. Şunu da unutmayalım, İran, Şiici sert bir ideolojiye ve hiyerarşiye dayalı bir elite sahip. Dışarıdan tehdit geldiğinde kamuoyunun da bütünleşen bir yapısı var. Bu haliyle bir süre daha direnebilir gibi görünüyor ama İran ekonomisi çok büyük zarar görecek. Trump, Obama yaptırımlarını bir adım daha ileri götürerek çok etkili bir şekilde geliyor. Kurmuş olduğu İran karşıtı blokta İsrail çok ısrarcı bir şekilde önde görünüyor. Bunları bir araya getirdiğimizde İran’ın işinin zor olduğunu görüyoruz. Tabii bunun da Türkiye’ye önemli birtakım yansımaları olacak.

Ortadoğu’da kurulan iran karşıtı hat aynı şekilde şimdi Kuzey Afrika’ya da müdahale etmeye başladı. Sadece Mısır’daki karşı devrim meselesiyle değil, bir ucu Sudan’a varan ve bir ucu da Libya, Tunus ve Cezayir’e kadar gidecek olan başka bir hareketlenme oluşturuyor. Burada da yeni otoriter rejimlerin kurulması hedeflenerek İsrail’le ve kurulan o hatla uygun bir yere gelmesi bekleniyor. Bir ucu Doğu Akdeniz’e bir ucu da Kuzey Afrika’ya uzanan bu hattın ortaya çıkaracağı sıkıntılar ve bunlara verilecek tepkileri de göz önünde bulundurduğumuzda, sadece Türkiye açısından değil, Avrupa açısından da ciddi bir fırtınanın geldiğini düşünüyorum.

Ürdün, Irak, Katar, Umman ve Kuveyt gibi ülkelerin yeni dönemde daha da sıkışacağını düşünüyorum.
 
"TÜRKİYE HAREKETLİ, DİNAMİK BİR İLİŞKİ MODELİ GELİŞTİRMELİ"
 
Prof. Burhanettin Duran:"Bölgedeki yeni bloklaşma İran’ı sınırlandırırken, İsrail yayılmacılığını güçlendiriyor. Arap halklarının aleyhine yeni dizaynlar yapıyor. Türkiye bu tür ittifak hatlarına katılmak zorunda değil, aksine bu tür ittifakların ortaya çıkaracağı sorunları öngören ve kendisine yeni fırsat alanları oluşturan, hareketli, dinamik bir ilişki modeli geliştirmek durumunda. Yani herhangi bir bloklaşmanın bir tarafının getirdiği mecburiyetlere katlanmak zorunda değil çünkü oluşturulmaya çalışılan bu ittifak sistemi Türkiye’nin önceliklerini yeteri kadar ele almayan, hatta Türkiye’yi belli ölçülerde sıkıştırmaya çalışan özellikler gösteriyor."
 
En genelde ABD, Çin, Rusya ve İran’ı sınırlandırmanın peşinde. Bu hedeflerin Türkiye’nin etrafındaki yansımalarına baktığımızda Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Doğu Avrupa ve Karadeniz’de ister istemez gerilim alanları oluşuyor, yeni bloklaşmalar gerçekleşiyor. Bunların hepsinin doğrudan Türkiye’yi hedef aldığını söyleyemeyiz ama bölgenin önemli aktörü olan Türkiye’nin bir şekilde ne yapacağını hesap eden ve onu bir yerlere zorlayan girişimler yapıldığını düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye karşıtlığa dayalı ittifak hatlarına katılmak zorunda değil, aksine bu tür ittifakların ortaya çıkaracağı sorunları öngören ve kendisine yeni fırsat alanları oluşturan, hareketli, dinamik bir ilişki modeli geliştirmek durumunda. Yani herhangi bir bloklaşmanın bir tarafının getirdiği mecburiyetlere katlanmak zorunda değil ve Türkiye son dönemde bu tercihi bilerek yapıyor. Bu tercihin getirdiği, yönetilmesi gereken bazı süreçler var. Ancak yoğunlaşan dizayn hamlelerinden pasif kalarak ya da muvafık davranarak kurtulmak da söz konusu değil. Çünkü yeni bölgesel dizayn peşinde olanlar Türkiye’nin önceliklerini görmezden gelen, hatta Türkiye’yi belli ölçülerde sıkıştırmaya çalışan özellikler gösteriyor.

Türkiye’nin geldiği noktada bazen dış politikayla ilişkili olarak, “Etrafımızda bir türbülans var, zaman zaman bazı ülkelerle geriliyoruz. O halde herkesle sorunlarımızı çözelim” şeklinde değerlendirmeler yapılıyor. Bu yaklaşımın ilk bakışta sorunları çözebileceğini düşünenler olabilir. Burada çok yanıltıcı bir taraf var; o da dünyadaki ve bölgedeki siyasetin gidişatını anlamama ve Türkiye’nin sanki 1990’lardaki stratejik ortamda olduğunu varsayma üzerine oturuyor. Türkiye eğer savunma sanayiini, dış politikada diplomasisini öne çıkarak ve kendi ticaret alanında yeni kapılar açarak belli bir mücadeleyi vermezse, bu türbülansın Türkiye’nin üzerine boca edilmesi riski var. Türkiye burada iddialı bir yerde olmak zorunda. “Amerika’yla yakın durayım, İran’dan uzaklaşayım” dediğinde, hem ekonomin zarar görür hem de İran’ın iç karışıklığı sonucunda birtakım mülteci sorunuyla karşı karşıya kalabilirsin.Dolayısıyla burada bir yandan İran’ın iç karışıklığa girmesini engelleyecek bir yerde durmanız lazım bir yandan kendi ekonomik menfaatlerinizi düşünmeniz lazım bir yandan da Amerika ile olan geriliminizi bir kopuşa götürmemeniz lazım.
 
"ABD VE RUSYA ARASINDAKİ KAPIŞMANIN ARASINDA KALMADAN, HER İKİ ÜLKEYLE İLİŞKİLERİNİ DEVAM ETTİREBİLECEK BİR ÇÖZÜM BULMAMIZ GEREKİYOR"

Bu ittifak sistemleri Türkiye’nin çıkarlarına uymuyor. Peki, Türkiye bu noktada kendine çoklu alternatifli bir dış politika üretebilecek mi? “Bize Patriot vermiyorsanız S-400 alalım” dedik. Fakat Türkiye kendini bu sefer de burada bir kıskacın içinde buldu gibi. Dengelerin bu kadar hızlı değiştiği bir ortamda çoklu politika üretebilmek kolay mı?
 

Bu çoklu politikayı üretmek ve bunun için uğraşmak bir mecburiyet. Bu, “Farklı şekilde tercih edilseydi çok daha kolay olurdu” denecek bir tercih değil. Bunu yapmak için kapasitenizi geliştirmek durumundasınız. Dışarıya karşı güvenlik, ekonomi ve dış politika meselelerinde daha bütünleşik bir kamuoyuyla cevap vermeniz lazım. Diplomasiyle ilgili olarak da bu gerilimleri göze alarak yönetmeniz gerekiyor. Bu tabii ki Türkiye’nin NATO’yla veya Amerika’yla bir kopuş yaşaması anlamına gelmemeli. Ama türbülansı göze almadan da bu sıkışmadan kaçamazsınız. Bir şeyleri terk ettiğinizde başka şeyleri de kaybedeceğiniz ortada. Türkiye şu an hem ABD’yle ilişkilerini korumaya çalışıyor hem de Rusya’yla savunma sanayiinde bir işbirliğini arıyor. Şimdi yapılması gereken, ABD-Rusya kapışmasının arasında kalmadan, her iki ülkeyle ilişkilerini devam ettirebilecek, derinleştirebilecek bir çözüm bulabilmek.

"TÜRKİYE’NİN BEKLENTİSİ, TRUMP’IN TÜRKİYE’NİN KONUMUNU ANLAYARAK, TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNİ KALICI HASAR VERECEK BİR TÜRBÜLANSA SOKMAMASI"

Bu anlamda Türkiye’nin bir çıkış planı var mı? Rusya gezisinde S-400’lerin ertelenmesi gündeme gelebilirdi ama son bir hafta içerisinde tam aksi açıklamalar geldi. Arkasından ABD gezisi geldi ve orada da başka füze sistemlerinin alınması gündeme geldiğini öğrendik.  Türkiye yaptırımlara maruz kalmadan S-400 meselesini aşabilecek mi?

Türkiye elbette bunun yaptırımlarla sonuçlanmasını istemiyor; Türkiye’nin istediği şey hem F-35 olsun hem S-400 olsun, gerekiyorsa Patriot da olsun. Washington şimdilik Türkiye’nin ortak çözüm önerisini reddediyor. Bunun da sebebi S-400lerin alımı ile birlikte Rusya’nın silah piyasasında etkili hale gelmesi. S-400lerle ilgili kaygılanılan teknik meseleler çözülebilir. Ama bu alım, ABD’nin Rusya’yı sınırlandırmaya çalıştığı bir döneme denk geldi. ABD piyasayı Rusya’ya kaybetmek istemiyor. Bu çerçevede kendilerince Türkiye’ye bir baskı uyguluyorlar. Ama Türkiye için bu alım, ABD’nin CAATSA uygulamalarından da önce kararlaştırılmış bir konudur. Türkiye’nin burada beklediği şey, Trump’ın Türkiye’nin bu konumunu anlayarak, Türkiye-ABD ilişkilerini kalıcı hasar verecek bir türbülansa sokmamasıdır.

"YAPTIRIMLARA KARŞI ALACAĞI TAVIR TRUMP’IN TÜRKİYE’Yİ NEREDE GÖRDÜĞÜNÜN BİR TESTİ OLACAK"
 
Prof. Burhanettin Duran:"Türkiye kararlılığını ortaya koydu, S-400’le ilgili geri adım atmayacak. Bu çerçevede ABD bir üçüncü yol bulmak durumunda. Türkiye’nin bu anlaşmayı yaptığı dönem CAATSA’nın öncesine denk geliyor, istenirse buradan hareketle Türkiye’ye muafiyet sağlanabilir."

Peki, bu konuda beklentiler ne yönde? En son Bakan Berat Albayrak’ın Trump’la birebir görüşmesi oldu. Buna dair sizde kulis bilgisi var mı? Ne konuşulmuş? Buradan bir çıkış görünüyor mu?

Başkan Trump’ın Türkiye’nin pozisyonuna hak veriyor olması, Kongre’den gelecek bir tasarıyı nasıl karşılayacağı konusunda bir muğlaklığı da barındırıyor. Eğer Suudi Arabistan’ın Yemen’deki konumuyla ilgili gelen tasarıyı veto etmesi gibi bir aktif pozisyon alırsa, Türkiye’ye bir muafiyet tanıyabilirse, bu, Türkiye-ABD ilişkilerinin derin bir türbülansa girmesini engelleyecek bir yaklaşım olur. Yani bu süreç Başkan Trump’ın çoklu bir değerlendirme içerisinde Türkiye’yi nerede gördüğünün de bir testi olacak.Yaptırımların gelmesi durumunda da bu yaptırımların kapsamında yine Başkan’ın kararının etkisi olacak. Burada ne tür yaptırımlar olacağı önemli. Bir şekilde Rusya’ya olan tavrı gösterecek ama Türkiye’yi de üzmeyecek formatta olacaksa, o başka bir tercih olacak. Burada Türkiye kararlılığını ortaya koydu, S-400’le ilgili geri adım atmayacak. Bu çerçevede ABD bir üçüncü yol bulmak durumunda. Türkiye buna açık, “Beraber bir üçüncü yol bulalım” diyor ve sürekli olarak bunun müzakeresini yapıyor. Neticede siz tamamladığınız bir anlaşmadan geri adım attığınızda, bu uluslararası prestij açısından da önemli bir konudur.

"S-400’LERİN BAŞKA ÜLKEYE SATILMASI VEYA KONUMLANDIRILMASI ANLAMLI BİR SEÇENEK DEĞİL"

Geçtiğimiz günlerde S-400’lerin Bakü’ye ya da Katar’a konumlandırılması yahut başka ülkelere satılması gibi seçeneklerin konuşulduğu söylendi. Türkiye için böyle bir üçüncü yol var mı?

Başka ülkelere satılması ya da konumlandırılması seçeneğini pek mümkün görmüyorum. Evet üçüncü yol bulunması gerekir ama bu üçüncü yolun da sınırları var. Neticede bu teknolojiyi veren ülkenin yeniden satışı kabul edip etmeyeceği de önemli. Anlaşmanın içerisinde ne tür maddeler var bilmiyorum ama başka ülkeye satılması veya konumlandırılmasının önünün çok açık olacağı kanaatinde değilim. Türkiye’nin bunu tercih edeceği kanaatinde de değilim, çünkü o zaman bir anlamı kalmıyor. Neticede siz bunu kendiniz için alıyorsunuz. Burada üçüncü yolun seçenekleri olarak Türkiye’nin bir kere bu işin teknik boyutunu çözecek şekilde bir ortak komite önerisi vardı. ABD’nin bunu yeniden düşünmesi gerektiği kanaatindeyim. Türkiye’nin bu anlaşmayı yaptığı zamanın CAATSA’nın öncesine denk geliyor olması orada Türkiye’ye muafiyet sağlayabilir.

Türkiye’nin S-400 teslimini yavaşlatma ihtimali var mı? Bu konuda Rusya’dan bir yeşil ışık geldi mi?

Amerikalıların bu konuda görüşleri oldu. Ama bildiğim kadarıyla bu aşamada böyle bir yavaşlatma söz konusu değil. Asıl mesele, bunun beraber çözülmesinin istenip istenmediğinde, yoksa zamanda değil.

Netice itibarıyla dış politika ülkelerin tercihleriyle yol aldığı bir süreç. Peki, Türkiye’nin S-400’den vazgeçme şansı var mı? Öylesi bir durumda Rusya ne yapar?

Rusya’nın ne yapacağı bugünden doğru spekülatif bir konu. Türkiye’nin hava savunma sistemine ihtiyacı var ve S-400’ler dünyadaki en gelişmiş sistemler olarak görülüyor. Dolayısıyla Türkiye böyle bir hava savunma sistemine sahip olmak istiyor. Bunun ikinci ayağı uçaklarla ilgili. Eğer F-35’ler sıkıntıya girerse Türkiye kendi milli uçağını üretme konusuna ağırlık verebilir ya da başka seçeneklere yönelebilir. Bu aşamada S-400’lerden vazgeçmenin Türkiye-Rusya ilişkileri bağlamında doğru olmayacağı kanaatindeyim. Çünkü peşinatının da ödendiği söylenen bir anlaşmadan hangi sebeple geri döneceğiniz konusunda Türkiye’nin bir devlet olarak yaklaşımına katkı sağlamaz. Mesele, Rusya’nın ne yapacağından ziyade Türkiye’nin ne yapacağıdır. Türkiye savunma sanayiinde kendine bir yol bulmak istiyor. Bu yol bağımlı bir yol olmamalı, teknoloji transferini getirecek olan ve Türkiye’yi ileriye taşıyacak olan bir yerde olmalı. Bu zamana kadar NATO sistemi içerisinde ABD’yle olan ilişkilerde Türkiye’ye bu alan açılmadı. Teknoloji transferi konusunda çok cimri yaklaşıldı.

"1970’LERİN AMBARGOSU GİBİ OLMAZ" 
 
Prof. Burhanettin Duran:"Türkiye, kendi etrafındaki bölgede etkisini ortaya koyan, mücadelesini de veren ama sürekli de uzlaşmaya açık bir pozisyonda yürüyecek. Dönemsel türbülanslardan korkmayacak, temel stratejik tercihlerinde Batı ittifakı içerisinde olmak gibi prensiplerden de ödün vermeyecek. Bunların hepsini bir arada yönetmek, çoklu düzlemleri ve değişen ortamı da yönetmeyi gerektirdiğinden, zaman zaman gerilimler zaman zaman gelgitler olabilir, bunlar ülkeye de çeşitli şekillerde yansıyabilir. Burada önemli olan, millet olarak böyle bir “tünelden çıktığımızı”, zorlu ama sonu bereketli bir süreçte olduğumuzu fark etmemiz ve buna göre bir politika geliştirmemizdir."

Evet ama Türkiye şu an bunları aşabilecek ve kendi alternatiflerini üretebilecek bir siyasi iradeye sahip. Bu, 1970’lerin ambargosu gibi olmaz. Türkiye’nin seçeneklerinin çeşitli düzeylerde olduğunun görülmesi lazım.

Askeri açıdan böyle ama Türkiye ekonomisinin durumunu da hesaba kattığınızda, böyle bir yaptırım geldiği anda, tek başına dolardaki hareketlilik bile Türkiye’yi daha kırılgan hale getirmez mi?

Ekonomik etkileri açısından yönetilmesi gereken bir süreç olabilir. Türkiye’deki ekonominin son dönemdeki türbülanstan toparlanma süreci iyi gidiyor. Türkiye’nin bu tür ihtimalleri de göz önünde bulunduran bir hazırlık yapabileceği kanaatindeyim. Bu stratejik kararı bir otonomiyle veremezseniz, sürekli olarak ekonomi üzerinden bu şekilde sıkıştırılacağınız tehdidiyle geri adım attırılırsanız; bulunduğunuz yerden bir üst lige sıçrama yapamazsınız. Stratejik sektörlerde öne çıkmak için cesur olmak durumundasınız. Savunma sanayii bunun en öncelikli kısmı. Cumhurbaşkanımız da buna özel bir önem atfediyor. Bu, Türkiye için geleceği olan bir alan. Şimdi insiyatif almak durumundayız. Türkiye gibi çok yönlü tehditlerle yüzleşen bir ülkenin savunma sanayisi orta ve uzun vadede bağımlı olmaktan kurtulmak zorunda. Böyle baktığınızda çıkışı bir yerden sağlamak ve ülkenizi de bu çıkışı sağlayacak şekilde yönetmek durumundasınız. Ortada birtakım senaryolar var diye bu tür kritik kararlardan vazgeçemezsiniz. Türkiye’nin başta 15 Temmuz olmak üzere geçmişindeki birtakım saldırılardan çıkmasının Türkiye’yi güçlendirdiğini düşünüyorum. Eğer bu türbülans Erdoğan diplomasisinin vermiş olduğu imkânlarla yönetilebilirse ekonomideki etkilerinin de çok az olacağını ve aşılabileceğini düşünüyorum. Ve bundan sonrasında Türkiye’nin önüne çok daha farklı imkânlar çıkacak.ABD ile gerilmeyi, Rusya’yla ilişkilerin bozulmasını kastetmiyorum; Türkiye elbette bunlara dikkat etmeli, müzakereye, diplomasiye, pazarlığa öncelik vermeli.

Türkiye dış politikasında ideolojiyle hareket etmiyor. Zaman zaman Batı medyasında Türkiye’yi her çeşit ideolojik pozisyonla eleştirenler olduğunu biliyoruz. Ama Türkiye bütün muhataplarıyla görüşebilen ve onlarla pragmatik bir yaklaşım içerisinde yer alan bir tavra sahip. Türkiye kendi önceliklerine dayalı olarak, bir otonomisi olan ve sürekli bir o yana bir bu yana muvafık olmak zorunda kalan bir ülke olmayacak. Türkiye, kendi etrafındaki bölgede etkisini ortaya koyan, mücadelesini de veren ama sürekli de uzlaşmaya açık bir pozisyonda yürüyecek. Dönemsel türbülanslardan korkmayacak, temel stratejik tercihlerinde Batı ittifakı içerisinde olmaktan vazgeçmeyecek . Bunların hepsini bir arada yönetmek, çoklu düzlemleri ve değişen ortamı da yönetmeyi gerektirdiğinden, zaman zaman gerilimler zaman zaman gelgitler olabilir, bunlar ülkeye de çeşitli şekillerde yansıyabilir. Burada önemli olan, millet olarak böyle bir “tünelden çıktığımızı”, zorlu ama sonu bereketli bir süreçte olduğumuzu fark etmemiz ve buna göre bir politika geliştirmemizdir.

Bir yandan da önümüzde İran yaptırımlarından muafiyetin kalkması meselesi var. Bu durumun Türkiye ekonomisini nasıl etkileyeceği konuşuluyor. Almanya, İngiltere ve Fransa’nın geliştirdiği INSTEX sistemi gibi bir alternatif mekanizma Türkiye de bulabilir mi? Bu süreçten bir çıkış yolu var mı?

İran yaptırımları bizi de etkileyecek. İran petrolü işlenmesi açısından bizim için değerli bir petrol. Bu anlamda yaptırımların bir rejim değişikliğini hedefleyip hedeflemediğine doğru baktığımda, halen böyle bir amacın söz konusu olduğu kanaatinde değilim. Türkiye’nin de hem komşu ülke olarak hem de enerji işbirliği açısından bu konuda ABD ve İran’la müzakerelerini yapması gerekiyor. ABD’nin muafiyet tanımayacağını söylemiş olması bir risk. ABD ile bu konuda müzakerelerin devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Irak da yaptırımlardan en çok etkilenecek komşu bir ülke. Yaptırımlar Türkiye ile Irak’ın daha da yakınlaşmasını getirebilir.

İran’dan petrol alımı son yıllarda epeyce düşmüştü. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Fanon,  “Türkiye’nin bu ihtiyacını Irak’tan karşılaması için bir çaba içerisindeyiz” dedi. Irak petrolü Türkiye için doğru alternatif mi? Çavuşoğlu hafta sonu Irak’a uzun bir ziyaret gerçekleştirdi, bu konu gündeme gelmiş midir? Irak’a yöneliş Türkiye’yi kurtarır mı?

İran’a yaptırımların birçok boyutu var, petrol bunlardan yalnızca biri. Petrol alımıyla ilgili olarak Türkiye diğer aktörler gibi tedarikçilerini çeşitlendirecek girişimlerde bulunuyor. TÜPRAŞ’ın bu tür çalışmaları zaten var. Irak petrolü de dahil olmak üzere başka tür tedariklere de Türkiye bakabilir.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya da Türkiye için seçenek mi?

Bunlar OPEC’in önemli bileşenleri. Türkiye şu aşamada bütün seçenekleri değerlendiriyordur ama hangisinde karar kılınacağını bilemiyorum. O biraz karar alıcıların tercihi olacak. Sonuçta İran yaptırımlarının bir ayağı petrol diğer ayağı İran’la yapılan ticaretler. Instex dediğimiz sistem, yaptırımların olmadığı alanlarda finans mekanizması olarak düşünüldü. Aslına bakarsanız KOBİ’ler için daha çok düşünülüyor, çünkü büyük şirketler İran yaptırımlarından korkuyorlar, bu sebeple İran piyasasından çıktılar. Burada Avrupa’nın da İran’a yönelik olarak önemli bir sıkışma içerisinde olduğunu görüyoruz. ABD’nin İran yaptırımlarıyla ilgili baskısının, dünyadaki değişen ittifak sistemi çerçevesinde ülkeleri yeni ilişki tarzlarına iteceği kanaatindeyim. Küçük ittifakların güçlendirilmesini de, konu bazlı kapsamı sınırlı ittifaklar kurulmasını da getirebilir. Yaptırımların belli ölçülerde Türkiye’ye olan etkisini sınırlandırabilme açısından Türkiye ve Irak daha şanslı, çünkü komşu ülkeler. Burada sınır ticareti açısından, turizm açısından birtakım imkânlar var ve bu yaptırımların göğüslenmesinin AB, Çin, Rusya ile beraber hareket ederek de dengelenebileceği kanaatindeyim. Ama ABD ile sert bir zıtlaşmaya gitmek de doğru olmaz. ABD’nin yaptırım konusunda çok nobran ve tek taraflı olarak yaklaştığını söylemem lazım. Kendi milli hukukunu bu yaptırımlarla evrensel hukukmuşçasına dayatıyor, bunun uluslararası hukukta karşılığı yok. Tamamen doların gücüne dayalı olarak uyguladığı bu yaptırımların uluslararası düzen açısından da orta ve uzun vadede zararlı olduğu kanaatindeyim. Ama tabii önemli olan günceldeki gerilimi yönetmek ve zararlardan kendiniz korumaktır.

"KUSHNER’İN FİLİSTİN PLANIYLA ORTADOĞU’YA YENİ BİR FIRTINA GELİYOR"

Prof. Burhanettin Duran:"Bu, her şeyden önce Ortadoğu’ya ve Arapların içerisinde atılan bir bombadır. Bu bomba sadece atıldığı anda patlayacak bir bomba değil, her beş, on yılda bir tekrar tekrar patlayacak bir bombadır. Çünkü Filistinlilere bir devlet öngörmeyen ve Kudüs’ü tümüyle İsrail’e veren bir önerinin Ortadoğu’ya bir düzen getirebilmesi mümkün değil. Arap dünyası halklar nezdinde müthiş bir meşruiyet depremine uğrayacak. Bu mesele, orta ve uzun vadede Arap rejimlerinin en büyük krizi olacak."

Trump’ın Özel Temsilcisi ve Damadı Kushner, meşhur Ortadoğu “Barış Planı”nı Ramazan’ın hemen ardından açıklayacağını duyurdu. Filistin meselesi Türkiye ile ABD arasında yepyeni bir kriz noktasında dönüşür mü? Türkiye bu noktada sizce nasıl bir pozisyon alır? 

Kudüs’ün Doğu Kudüs de dahil edilerek İsrail’in başkenti kabul edilmiş olmasını, yine Batı Şeria’daki yerleşim yerlerinin ilhakı fikrini, Golan Tepeleri’nin ilhak edilmesini bir araya getirdiğinizde aslında bu projenin ayakları ortaya çıkmaya başladı. Gazze’nin ne olacağına dair bir netlik yok ama o da artık çok önemli değil. Bu saatten sonra bu barış planının Filistinlilere bir devlet öngörmediğini ya da öngörse de ona devlet denemeyeceğini hissediyoruz. Kushner’in planının zaten uygulamada olduğunu düşünüyorum. Türkiye de bununla ilgili olarak pozisyonunu çok net ortaya koydu. Türkiye, İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına dönmesinden yana. Uluslararası kamuoyu da İsrail’in işgallerini kabul etmiyor. Ama bugün ABD tek yanlı olarak yine güç politikasıyla İsrail’in önünü açıyor. Netanyahu’nun seçimi yeniden kazanmış olması İsrail’in bu sertlik politikasına devam edeceğini, çok iddialı bölgesel operasyonların peşinde olduğunu gösteriyor. Bu durum, İran karşıtı bloklaşmayla beraber düşünüldüğünde Ortadoğu’ya yeni bir fırtına geliyor demektir. Türkiye’nin bu fırtınayı karşılaması gereken ülkelerden biri olduğu kuşkusuz, çünkü bütün bunların hepsinin orta noktasında bulunuyoruz. Şu an İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönemsel başkanı Erdoğan. Dünyada adaletsizliğe karşı çıkabilen en önemli liderin Erdoğan olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla biz de bu fırtınayla yüzleşeceğiz. Rusya’nın burada sessiz kalacağını ve ortaya çıkacak türbülanstan istifade etmeye çalışacağını düşünüyorum. Avrupa belki ilkesel bir pozisyonda olacaktır ama etkili olması beklenmemeli Çin’in sessiz kalacağını öngörebiliriz. Ancak kanaatimce Kushner’in Filistin planı her şeyden önce Ortadoğu’ya ve Arapların içerisinde atılan bir bomba mahiyetinde olacak. Bu bomba sadece atıldığı anda patlayacak bir bomba değil, her beş on yılda bir tekrar tekrar patlayacak bir bombadır. Çünkü Filistinlilere bir devlet öngörmeyen ve Kudüs’ü tümüyle İsrail’e veren bir önerinin Ortadoğu’ya bir düzen getirebilmesi mümkün değil.

Körfez’le ve Suudi Arabistan’la kurdukları hattı, Irak’ı bile İran’dan uzaklaştırmak için ekonomiyi devreye sokmalarını göz önünde bulundurduğumuzda bu konuda Türkiye yalnız kalır mı?

Bölgede bu tür tavırlar alabilecek ülkeler; Türkiye, İran ve Suudi Arabistan. Suudi Arabistan’ın buna nasıl tepki vereceği bence önemli, çünkü Muhammed Bin Selman’ın Kushner’le arasının iyi olduğunu ve bu plana sıcak baktığını biliyoruz. Ancak Kaşıkçı olayıyla da zayıf bir konuma gelen, ABD’nin elinde bir tür esir haline dönüşen Riyad’ın böyle bir şeyi kabul etmesi durumunda Arap dünyasındaki liderlik iddiasının, prestijinin büyük bir sorun yaşayacağını düşünüyorum. Bunu diğer Arap ülkeleri için de söyleyebilirim. İlk bakışta yönetimlerin buna pek ses çıkarmayacağını düşünebiliriz. Ancak Arap dünyası halklar nezdinde müthiş bir meşruiyet depremine uğrayacak. Kısa vadeli olarak devletlerin tavırlarının ne olduğuna bakmayalım; bu mesele, orta ve uzun vadede Arap rejimlerinin en büyük krizi olacak. Ayrıca İsrail’in bu kadar öne çıktığı bir ortamda yeni bir düzen kurulamaz. Bu da Arap Baharı türü olayların çok daha büyüklerinin yakın gelecekte bizi beklediğini gösteriyor. Türkiye hem bölgesinde hem dünyada adaletsizliğe, haksızlığa karşı çıkmaya devam edecek.  Bu tavrı koymak Türkiye olmanın bir gereği. Fiilen yapılacak şeyler ise kapasiteniz ve imkânlarınız kadardır.

"İKTİDAR İLETİŞİM VE MÜZAKEREYE AĞIRLIK VERMELİ, CHP BİR MERKEZ PARTİ OLDUĞUNU UNUTMAMALI"

SETA Genel Koordinatörü Prof. Burhanettin Duran:"Türkiye ittifakının hem demokratikleştirici hem yapısal reformları sağlayıcı hem de dış politikada yeni atılımlar yapılabilecek bir zemin oluşturacağı kanaatindeyim"

Şimdi biraz Türkiye’yi konuşalım. Cumhurbaşkanı’nın Türkiye ittifakı çağrısı üzerine kaleme aldığınız yazınızda, “Bu çağrı hem iktidara hem Cumhur İttifakı’na hem de muhalefet partilerine yönelik” diyorsunuz. İktidara yönelik kısmı ne, Cumhur İttifakı’na yönelik kısmı ne?

Türkiye ittifakı, 82 milyonun Türkiye’nin milli menfaatlerinde bir araya gelmesi demek. Terörle mücadelede, dış politikada ortak hedefleri benimsemek demek. İktidara düşen beka boyutunu da koruyarak bu ideali gerçekleştirmek için ısrarcı olmak. İletişim ve müzakereye ağırlık vermek. Seçimlerin rekabetinden yorulan bütün sektörleri, kesimleri “kızgın demiri soğutmak” şeklinde bir araya getirmek.  Türkiye ittifakı kavramının iki önemli boyutu var: birincisi, bu Türkiye’nin terörle mücadelesini aksatmayacak bir çağrı. Yani bu, PKK ya da HDP’nin marjinal tutumu karşısındaki pozisyonun terk edildiği anlamına gelmiyor. Veyahut FETÖ ile mücadele sekteye uğrayacak demek değil. Bir kere bunu bir ön koşul olarak görüyor. Bu yönüyle baktığımızda da Cumhur İttifakının hassasiyetlerini karşılıyor. Muhalefete gelince en kritik rol CHP’ye düşüyor. Siyasetin merkezde toplanması lazım. Bu yüzden CHP bir merkez parti olduğunu unutmamalı. Sözgelimi Suriyeliler konusunda popülizmi terk etmeli. HDP’nin marjinalliğine teslim olan bir yerde değil, aksine onu marjinallikten kurtarma baskısında olmalı. 

Türkiye... diye başlayan cümleleri değerli buluyorum.  “Türkiye” diyorsak aslında bu hepimizin uzlaştığı şeydir. Son dönemde bütün demokrasilerde farklı görüşler, fay hatları toplumları ikiye, üçe bölmeye başladı. Aslında bütün demokrasilerin ana sorunu bunu aşmak. Bu açıdan baktığımızda Türkiye ittifakı kavramı ülkenin beka meselesini gören ve terörle arasına mesafe koyan herkesi kuşatıyor. Eğer bu ülke hepimizin ise kaygılarımız da ortak.

Beka meselesi ve terörle mücadeleyi, yine Türkiye’nin dış politika ve güvenlik meselelerinde ortak bir uzlaşmayı hepimizin kaygısı haline getirmeliyiz.  Bu uzlaşma arayışının hem ileriye dönük olarak demokratikleştirici hem yapısal reformları sağlayıcı hem de dış politikada yeni atılımlar yapılabilecek bir zemin oluşturacağı kanaatindeyim. Ancak ne yazık ki Türkiye siyasetinde güzel olan şeyler çok hızlı tüketilip bir kenara bırakılıyor, onun içeriği doldurulmuyor; aksine gerilimlere, polemiklere yönelme durumu oluşuyor.

Akıllara hemen Yenikapı İttifakı ve arkasından gelen tam tersi gidişat geliyor…

Burada muhalefetin de artık sorunlu bir yerde olduğu kanaatindeyim. Bu seçimde başa baş bir durum ortaya çıktı. Bazı illerdeki el değiştirmeler de artık muhalefetin de iktidar sorumluluğuyla hareket etmesi gerektiğini akıllara getiriyor. Bu, bizdeki muhalefetin uzun süredir eksik bıraktığı bir şey. Türkiye İttifakı’nın bunu da sağlayacak bir çağrı olduğu kanaatindeyim. Aktörler arasındaki iletişimi güçlendirmek ve iktidar-muhalefet ilişkilerinde bu anlamda yeni bir müzakere zeminine geçmek gerekiyor. 

"EĞİTİM, KÜLTÜR, TARIM GİBİ BİRÇOK ALANDA DA MİKRO POLİTİKALARA VE YAPISAL REFORMLARA İHTİYACIMIZ VAR"

Yazınızda, “Gündelik hayatı rahatlatacak yeni mikro politikaların üretilmesi gerekiyor” diyorsunuz. Nedir o mikro politikalar? Özellikle son dönemde yargı, özgürlükler ve demokraside standartların geriye gidişi konusunda eleştiriler var. Bu konuda bir yeni açılım dönemi beklemeli miyiz? Yoksa, tamam bir Türkiye İttifakı söylemi var ama karşılıklı gergin politikaların sürdüğü bir atmosfer Türkiye’de devam mı edecek?

Türkiye’de bazı şeyleri çok ezber konuşuyoruz. Türkiye’de olması gereken; devlet kurumlarının güçlendirilmesi ve bunun demokratik bir şekilde yapılması. Bu ikisi birbirinden ayrı değil. Eğer kurumlarınız güçlü olmazsa ve dış türbülansa karşı koyabilecek bir ortak zemin oluşturamazsanız o zaman reform dediğiniz şeyler sizi zafiyete götürüyor. Bu durumda liberalleşme, demokratikleşme dediğiniz şeyler sizin özgürlük alanınızı genişletmiyor, birtakım ülkelerin istihbarat örgütlerinin sizin ülkenizde operasyon yapmasını kolaylaştırıyor. Devlet kurumları güçlü olduğunda hem halkın özgürlük alanını genişletmek hem de terörle mücadeleyi yapmak mümkün oluyor. Ana çerçeveyi böyle koyduktan sonra, çok sayıda alanda hummalı bir seferberliğe ihtiyaç var. Nasıl savunma sanayisinin stratejik bir sektör olarak yerli üretiminin fazla olduğu bir yere çekilmesi gerekiyorsa, aynı şekilde eğitim, kültür, tarım gibi birçok alanda da etkili mikro politikalara ve yapısal reformlara ihtiyacımız var. AK Parti kalkınma ve dönüşüm konularında çıtayı yukarıya çıkararak yapılması gerekenlerin de seviyesini yükseltti. Bu hem kendisi hem de AK Parti’ye alternatif olarak ortaya çıkan ittifak için de bir meydan okuma haline geldi. Aynı anda hem bekayı hem dönüşümü hem de iddialı bir dış politikayı karşılayacak bir siyaset üretmek zorundasınız. Bunlardan sadece bir tanesi üzerinden yürüyemezsiniz.

Türkiye İttifakı söylemi, özellikle dış politika ve ekonomi meselelerinde muhalefeti de kapsayan, muhalefete de danışan yeni bir süreç başlatabilir mi? Bu anlamda AK Parti muhalefeti de bir paydaş haline getirecek mi?

Türkiye İttifakı çağrısının içerisinde eğer herkesi güvenlik, dış politika ve ekonomi konularında ortak bir yere çağırmak söz konusuysa, bu iki taraflıdır. Yani iktidar da, muhalefet de buna açık olmalı. Bu her iki tarafın da yaklaşımlarını ve pozisyonlarını yeniden gözden geçirmesini de gerektirir. Suriyeliler konusunda CHP’lilerin ve İYİ Parti’lilerin yaptığı açıklamalara baktığınızda, sanki Esed rejimiyle anlaştığımızda Suriyeliler oraya gidecek yaklaşımının yer aldığını görüyorum. Bu aynı zamanda iktidarı sıkıştırma anlamında da kullanıyor. Bu bir dış politika perspektifi değil, bu bir seçim kampanyası perspektifidir. Bir kere öncelikle bunun terk edilmesi lazım.

Türkiye İttifakı biraz da muhalefet ile iktidar arasındaki tansiyonun düşmesine bağlı. Ama muhalefet blokunun teröre topyekûn destek veren illegal bir konuma düşürülüyor olması bunun önünde bir engel. En son Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırıyı yaratan ortamın da bu olduğu düşünülüyor. Bu anlamıyla siyasetin dilinde bir yumuşama görür müyüz? 

İki ittifakın ortaklaştığı husus aslında seçim dönemi dilinden çıkmak olmalı. Bu ihtiyaç her kesimi bağlıyor. Seçim dönemleri istesek de istemesek de birbirini eleştirmenin, hatta suçlamanın yoğun olduğu dönemlerdir. Buradan bir çıkış gerekir ama bu çıkış kendi pozisyonlarınızın yeniden muhasebe edilerek olumlu bir yere yönlenmesini gerektirir. Bir şehit cenazesinde yumruklu saldırı da kabul edilemez. Ülkenin ikinci partisinin genel başkanının YPG bize saldırmaz demesi de normal görülemez. Bu sıkışmadan çıkmak zorundayız. Cumhurbaşkanının Türkiye İttifakı önerisini bu açıdan çok değerli görüyorum. Türkiye’deki kurumların etkin ve güçlü bir şekilde çalışmasının sağlanması da bu önerinin içerisinde. Yargıdan tarıma ve kültüre kadar farklı toplumsal kesimlerin taleplerini gündeme alan yapısal reformlardan bahsediyorum. Yine iletişim kanallarını açmak, siyasetin bütün kesimlerine ulaşabilecek bir hareketliliği oluşturmak gerekiyor. Aslında en önemli şey bu.

Özgürlük-güvenlik dengesinden bahsettik. Burada kantarın topuzunun güvenlik tarafına doğru fazla kaçtığı eleştirilerine nasıl bakıyorsunuz?

Yaşadığımız bütün sorunlara rağmen Türkiye’nin tecrübesinin değerlendirilmesi konusunda büyük bir haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. Türkiye’nin sorunların tamamını değil, sadece üçte birini herhangi bir Avrupa demokrasisine test etsek kesinlikle Türkiye’den daha kötü bir performans gösterirler. Sadece mülteci meselesinde bile Avrupa Birliği içerisinde aşırı sağ öne çıktı. Oraya toplam 1 milyon insan gitti, yabancı düşmanlığı ve İsmafobi zirve yaptı. Avrupa’da Merkel’i en fazla zayıflatan şey 1 milyon Suriyelinin Avrupa’ya gitmesiydi. Türkiye’nin PKK, FETÖ, DEAŞ ile terörle mücadelesi ve etrafındaki türbülans söz konusu. İki komşu ülkede iç savaş bitmedi.  işte Türkiye böyle bir coğrafyada her krizini sandığa giderek aştı. 31 Mart seçimlerinde de Türkiye, sandıkla değişimin olduğunu ortaya koydu. Bu performansı gösteren bir ülkeye uluslararası açıdan bakıldığında, sadece sorunlar, sadece sıkıntılar ve birtakım “diktatörlük” söylemleri... Halbuki hiçbir makale Türkiye demokrasisinin nasıl bir direnç ortaya koyduğunu anlatmıyor. Akademik literatür de kötü bir yerde.

Dış politikada bir konu da Suriye’de güvenli bölgenin oluşturulması. ABD’nin Batılı güçlerden oluşan bir güvenlik çözümü bulmayı düşündüğünü fakat karşılık bulmadığını görüyoruz. Öte yandan Türkiye’nin hâkimiyetinde bir güvenli bölgeye de sıcak bakmıyorlar. Süreç bir yavaşlatıldı mı?

Türkiye-ABD ilişkilerinde işbirliğine en yakın konu güvenli bölge gibi görünüyor. Washington, güvenli bölge konusunda birçok seçenek denedikten sonra Türkiye’yle çalışma noktasına geliyor; ne Arap güçleri ne de Avrupalılar böyle bir şeye girmek istemiyor. Orada olması gereken, Türkiye kontrolünde, Suriye’deki ılımlı muhaliflerin de olduğu bir yapılanmanın sağlanmasıdır. Bu, ABD ile birlikte koordine edilebilecek bir formül olabilir. Burada da Suriyeli mültecilerin geri dönebileceği yerleşim alanlarının kurulması gerekir. Bunun da finansmanı açısından Avrupa’ya ve diğer aktörlere düşen görevler var. Burada YPG’nin geleceği hâlâ muğlak olarak değerlendirmeye ve müzakereye açık görünmekte. Öncelikle ABD ile koordinasyon halinde Türkiye’nin kontrolünde olan ve YPG’nin olmadığı 20 millik bir bölgenin kurulması. Bundan başka bir çözüm görünmüyor. Bundan başka yapılacak her şey süreci uzatmaktır.
ABD, Suriye’den çekilmek için Türkiye ile çalışmak zorunda.  Sonuçta YPG, Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü bir yapıdır ve Türkiye bununla mücadelesine devam edecek. Sürecin yavaşlama sebebi ABD’nin CENTCOM’u içerisinde Türkiye ile çalışmaya ayak direyenlerdi. Onların bir kısmı (McGurk ve Votel) gitti. James Jeffrey’nin özel temsilci olması bir şanstır. Güvenli bölge konusunda mesafe alınması ikili ilişkilerde toparlama yönünde pozitif bir etkide bulunabilir. En azından karşılıklı zedelenen güven ilişkisini yeniden tamir edecek bir yola girilmiş olur.


 

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner8

banner19

banner6

banner17