Nedim Şener yazdı: Ahmet Kekeç ve bir tahliye hikayesi

FETÖ kumpasıyla tutuklandıktan sonra bir yılı aşkın süre sonra serbest bırakılan Nedim Şener, Hürriyet gazetesindeki yazısında merhum Ahmet Kekeç'in anlattığı önemli bir anekdota yer verdi.

Nedim Şener yazdı: Ahmet Kekeç ve bir tahliye hikayesi

Hürriyet gazetesi yazarı Nedim Şener, merhum Ahmet Kekeç'in, o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan'a sorusu üzerine tahliye olduklarını hatırlattı. FETÖ kumpaslarına ilişkin çarpıcı detayları da paylaşan Şener'in, "Ahmet Kekeç ve bir tahliye hikâyesi16 Kasım 2020" başlıklı yazısı şöyle: 

7 Aralık 2020 günü Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde bir duruşmaya katılacağım. Davanın bir tarafında FETÖ’cü hâkimler Resul Çakır, İbrahim Balık, Mehmet Ekinci, Seyfettin Mermerci, Hikmet Şen; FETÖ’cü firari savcılar Zekeriya Öz ve Cihan Kansız, diğer tarafında ben olacağım. 6 Mart 2011 günü ve sonrasında Odatv kapsamında tutuklanma kararımın altında imzaları olan tüm bu FETÖ’cü hâkim ve savcılar sanık, ben ise “müşteki” olarak yer alacağım. Dokuz yıl sonra da olsa haksız yargılama yapanlar bu kez sanık sandalyesinde yargılanacaklar. Şimdi sizi o günlere götüreceğim.

3 Mart 2011 günü ‘Ergenekon Terör Örgütü üyesi olmak’ suçlamasıyla gözaltına alındım. Dört günlük gözaltı süresi 7 Mart günü dolacak, savcılığa sevk edilecektik. Ancak kamuoyu tepkisinin büyüklüğü, kumpasın mimarı FETÖ’cüleri panikletti. Kumpasın başında Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarının baş mimarı, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı istihbaratçı Ali Fuat Yılmazer vardı. Çünkü ben Yılmazer ve FETÖ’cü istihbaratçıların Dink cinayetindeki rollerini ortaya çıkarmıştım. Daha önce defalarca “tutuklanacağıma” dair haber gönderen Yılmazer, beni gözaltına alarak amacına doğru ilerliyordu.

FETÖ’CÜ DUMANLI SIZDIRDI

Kamuoyu tepkisi yanına bir de dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yapacağı açıklama eklenmek üzereydi. Gül, 5 Mart 2011 günü FETÖ’cü Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı sabah saatlerinde İstanbul’da Huber Köşkü’ne çağırdı. Gözaltına alınmamıza tepkisini gösteren şu açıklama metnini verdi: “Kamu vicdanında kabul görmeyen bazı gelişmeler oluyor. Bu hal, Türkiye’nin geldiği ve herkes tarafından takdir edilen görüntüsünü gölgelemektedir. Bundan kaygı duyuyorum. Savcılardan ve mahkemelerden sorumluluklarını yerine getirirken daha titiz davranmalarını; insanların ve kurumların onur ve hukuklarının zedelenmesine yol açmayacak şekilde davranmalarını beklemekteyim.”

Aynı açıklama o tarihte çalıştığım Milliyet gazetesinin Ankara temsilcisi Fikret Bila’ya ulaştırıldı. 5 Mart günü verilen açıklama, 6 Mart günü, yani daha savcılığa sevk edilmeden yayınlanacaktı.

Gözaltına alınmamıza kamuoyunun gösterdiği tepkiye Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklaması eklenince 7 Mart günü savcılığa sevk edildiğimizde tahliye edilmemiz kesin gibiydi.

Bu da FETÖ’cü istihbaratçı Yılmazer, savcı Zekeriya Öz ve FETÖ’cü hâkimlerin kurduğu kumpasın çökmesi demekti. O nedenle dört günlük gözaltı süresi dolmadan cumartesi olmasına rağmen bir anda nezarethaneden çıkarıldık ve savcılığa sevk edildik. Belli ki Abdullah Gül’ün açıklaması gazetelerde yayınlanmadan tutuklamak istiyorlardı.

YILMAZER: ‘TUTUKLA’ DEDİĞİMİ SAVCI BIRAKMAZ

Emniyet binasındaki o telaşlı dakikaların bir de tanığı var: Yazar Muhsin Kızılkaya...

5 Mart 2011 günü, PKK’nın tehdidine karşı koruma hakkında görüşmek üzere Emniyet’e çağırılan yazar Muhsin Kızılkaya 24 Temmuz 2016 günü Habertürk gazetesinde o telaşlı dakikaları şöyle anlatmıştı:

“Bir cumartesi (5 Mart 2011) günüydü.

Randevuya 10 dakika erken gitmiştim. Terörle Mücadele Şube Müdürü (Tufan Ergüder) ile İstihbarat’tan sorumlu Emniyet Müdür yardımcısı Ali Fuat Yılmazer 10 dakika gecikerek geldiler yanıma. İkisi de terliydi ve burunlarından soluyorlardı.”

Yılmazer ve Kızılkaya arasında diyalog şöyle gelişiyor:

“Yılmazer: Şu iki dangalak gazeteciyi mahkemeye göndermekle uğraşıyorduk, onun için geç kaldık, kusura bakma.

Kızılkaya: Hangi dangalak gazeteciler?

Yılmazer: Ahmet Şık ile Nedim Şener.

Kızılkaya: Onların Ergenekon’la ne alakası var, ikisini de tanıyorum.

Yılmazer: Salaklar Ergenekoncu olduklarını bilmiyorlar.

Kızılkaya: Nasıl, insan ne olduğunu bilmez mi?

Yılmazer: Bilmez, bunların ikisini de kafalamışlar. Nasıl bir şeytani örgütle karşı karşıya olduğumuzu anlayın artık.

Kızılkaya: Onları neden mahkemeye gönderdiniz ki? İkisini de savcı şimdi bırakır, keşke siz bıraksaydınız.

Yılmazer: Benim ‘Tutukla’ dediğimi savcı serbest bırakabilir mi?”

Kızılkaya, “Ama nasıl olur, siz polissiniz?” deyince Yılmazer gülmüş.

Evet, dediği gibi oldu, o “Tutukla” dedi, firari FETÖ’cü Zekeriya Öz tutuklamaya sevk etti, FETÖ’cü hâkim İbrahim Balık tutukladı.

6 Mart 2011 Pazar sabahı, ne olduğun anlamadan Metris Cezaevi’ne ulaştığımızda Milliyet gazetesinin sürmanşetinde Abdullah Gül’ün, “Kaygılıyım” sözleri yer alıyordu ama artık çok geçti.

‘GAZETECİLİKTEN TUTUKLANMADILAR’

O açıklama FETÖ’cüleri çok kızdırdı. Zekeriya Öz, gazetecilere, “Açıklanmayacak deliller var, gazetecilikten tutuklanmadılar. Hiçbir makam ve merci tarafımıza emir ve talimat veremez” şeklinde açıklama yaptı. İşte FETÖ’nün kumpasları için kurduğu Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’ın yönettiği Taraf isimli operasyon gazetesi meşhur “Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetini bu sözler üzerine atmıştı.

Şimdi hapiste olan Ali Fuat Yılmazer tutuklanmadan kısa süre önce, “Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı Erdoğan’ın talimatıyla tutukladık” iddiasında bulundu.

Erdoğan’ın talimatını yerine getiren bir polis şefinin takdir edilmesi, ödüllendirilmesi hatta terfi edilmesi gerekmez mi?

Buna karşın Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonların mimarı olan, o tarihte İstanbul Emniyeti’nin en kudretli polisi olan Yılmazer, 8 Mart 2011 günü yani, biz tutuklandıktan iki gün sonra gece yarısı Bakanlık emriyle görevden alındı. 30 Mart’ta da Zekeriya Öz’ün görev yeri değiştirildi ve FETÖ kumpaslarında bir dönem kapandı.

Yargılamamız yıl sonuna doğru başladı, sürekli duruşmalara gidip geldik. Bir türlü beklenen tahliyemiz gerçekleşmiyordu. Mahkemenin ilk başkanı Resul Çakır’dan sonra Mehmet Ekinci, üyeler Hikmet Şen, Seyfettin Mermerci hakikat karşısında paçavraya dönen iddianamenin yalanlarına rağmen bizleri tahliye etmiyorlardı, lehimize olan hiçbir delili dikkate almıyorlardı.

Tahliyemiz gerçekleşmedikçe, hükümet üzerinde baskı artıyordu.

AHMET ŞIK: ‘ERDOĞAN’IN TALİMATIYLA TAHLİYE OLDUK’

Tahliye bekleniyordu ama bir türlü gerçekleşmiyordu. 376 gün sonra, 12 Mart 2012’de gerçekleşen tahliyemiz ile ilgili ilginç bir açıklamayı 14 Haziran 2016 günü Medyascope yayınına katılan Ahmet Şık şu sözlerle yapmıştı: “İddia ediyorum, iddia da değil, tanığından dinlediğim için söylüyorum: Ben Erdoğan’ın talimatıyla serbest kaldım. Nedim Şener ve benim bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e, bir grup gazetecinin olduğu toplantıda, ‘Arkadaşların dosyasına bakalım, elimizden geleni yapalım’ diye talimat vererek tahliye olduğumuzu söylüyorum” dedi.

AHMET KEKEÇ ANISINI AKTARIYOR

Hükümeti uyandıran ise 7 Şubat kumpasıydı. AKP ile Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında işbirliği yapan FETÖ, aynı silahı şimdi hükümete doğrultmuştu.

FETÖ’cü istihbaratçı Yılmazer’in görev yeri değişmiş ama perde arkasında yeni kumpaslar yönetiyordu. 7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve yardımcılarını terör örgütü KCK üyeliğinden gözaltına almaya çalıştılar. Tam da Erdoğan’ın bir ameliyat için hastaneye yattığı gün ve ameliyata gireceği saate ayarlı operasyonda hedef daha büyüktü. Nitekim Erdoğan, bu operasyon için “Asıl hedef bendim, beni tutuklamak istiyorlardı” açıklaması yaptı.

7 Şubat olayı FETÖ’nün devleti tam anlamıyla ele geçirmiş bir yapı olduğunu gösterdi. Erdoğan ameliyat olduktan sonra bazı gazeteciler ziyaretine gitti. Bundan sonrasını Ülke TV’de açıklama yapan gazeteci Ahmet Kekeç’ten dinleyelim: 

“Gel zaman git zaman, bu 7 Şubat (MİT krizi) oldu. Başbakan’ın ameliyatı dolayısıyla biz eski tanışı sıfatıyla bir grup olarak ‘geçmiş olsun’a gittik. Fehmi Koru, Akif Beki, Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan, İbrahim Kiras ve ben. Bu ismini saydığım insanlar şahittir bu anlatacağım olaya.

Ben Başbakan’a, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın niye alındığını sordum. ‘Siz mi aldırdınız’ dedim. Başbakan çok şaşırdı. ‘Asla böyle bir şey söz konusu değil, deli saçması bu’ dedi. Yalçın Akdoğan’ı çağırdı. Akdoğan da hemen yanımızdaydı. Biraz uzak bir mesafede oturuyordu. 

‘Yalçın, Sadullah Bey’e bu gazetecilerin durumunu bir sor bakalım, bunlar hakikaten terör örgütü üyesi diye mi yatıyorlar, buna bir baksın Adalet Bakanı’ dedi. Bunu ilk kez açıklıyorum. Yalçın Akdoğan’a bunları söyledi. Kısa bir süre sonra da tahliye edildiler zaten.”

Evet, 12 Mart 2012 günü tahliye kararı çıktı.

Ahmet Kekeç’in vefatı beni yıllar öncesine götürdü. Aslında o günleri bir de yüz yüze konuşacaktık ama olmadı. Bu anısıyla hayatımda unutulmaz bir yeri oldu.

Ona Allah’tan rahmet, ailesine dostlarına sabır diliyorum, mekânı cennet olsun.

KAYNAK: HÜRRİYET

Güncelleme Tarihi: 16 Kasım 2020, 14:42
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner42