banner39

Dursun Gülek yazdı: Profesör Doktor Asaf Ataseven

Yenişafak Yazarı Dursun Gülek gazetedeki köşesinde Prof. Dr. Asaf Ataseven'i yazdı...

Dursun Gülek yazdı: Profesör Doktor Asaf Ataseven

Yenişafak Yazarı Dursun Gülek gazetedeki köşesinde Prof. Dr. Asaf Ataseven'i yazdı. İşte Gülek'in o yazısı...

''Bundan on iki yıl önce Hakk’ın rahmetine kavuşan Prof. Dr. Âsâf Ataseven, üç önemli özelliğe ve güzelliğe sahipti. Merhum hem mütedeyyindi, hem mesleğinde mahirdi, hem de tarihe ve kültüre âşina idi. Geçen pazar açılışı yapılan bir hastahaneye onun adının verilmesi son derece isabetli olmuştur, bu karardan dolayı Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a şükranlarımızı sunmak da bizim üzerimize bir vecibedir.

Merhumun vefatından birkaç yıl önce kendisiyle yaptığım bir röportajın metnini bu vesileyle ve teberrüken siz değerli okuyucularıma takdim ediyorum.

İnsanlar hayattayken güzel mekânlarda oturmayı, iyi insanlara komşu olmayı tercih ettikleri gibi, öldükten sonra da tarihi mezarlıklara, büyük zatların çok olduğu kabristanlara gömülmeyi istiyorlar. Böyle insani bir arzunun gereği olarak bazı kimseler vefatlarından önce kabirlerini hazırlıyorlar. Merhum Âsâf Ataseven de ölmeden önce kendine kabir hazırlayanlardan biriydi. Berzah âleminde de, Efendimiz’in Sancakdarı’na komşu olabilmek için tarihi Eyüb Sultan Kabristanı’ndaki uhrevi mekanını yıllar önceden hazırlamıştı. Burası bir aile makberesiydi. Meşhur Piyet Loti Kahvesi’ne çok yakın olup yolun solunda bulunuyordu. Ne zaman buradan geçsem, ibretli gözlerle bu boş mezarlara bakar, hoş düşüncelere dalar, dünyevi arzuların ne kadar nâhoş olduğunu hatırlamaya çalışırdım. Hemen belirteyim ki, kendisine mezar hazırlayan Âsâf Hoca, aynı zamandan kendini mezara hazırlayan, bu konuda azami gayret gösteren bahtiyarlardandı. İslami inancından, manevi değerlerinden asla taviz vermeyen Âsâf Bey, tam bir tabib-i hazıktı. Yani maddi ve manevi doktordu. Cerrahlık mesleğinin hakkını tam anlamıyla yerine getiriyordu. Adı, Vakıf Gureba Hastahanesi ile özdeş hale gelmişti. Bu tarihi şifa evinin uzun yıllar başhekimliğini yaptı. Üstün hizmetleriyle hem meslekdaşlarının, hem personelin hayranlığını kazandı. Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın hayır eseri olan bu tarihi hastahane hakkında bir de eser hazırladığını yakından biliyorum. Fakirden de konuyla ilgili belge ve bilgi talebinde bulunmuştu. Âsâf Bey, şifa dağıtmak için sadece görev yaptığı hastahane ile yetinmez, bazı hastaların bizzat ayağına kadar giderdi. Merhume annemi muayene etmek için bizim fakirhaneyi de şereflendirmişti.

Âsâf Bey, aynı zamanda kalem erbabı idi. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde mesleğiyle ilgili yazılar yayımladığı gibi, Tıbb-ı Nebevi ile de yakından meşgul oldu. Peygamberimiz’in sağlıkla ilgili tavsiyelerini, bu konudaki hadis-i şerifleri yakından inceledi. Yukarıda da belirttiğim gibi o bir tabib-i hazık idi. Sadece maharetli elleriyle değil, tavırları ve sözleriyle de tedavi ediyordu. Vakıf Gureba Hastahanesi, onun başhekimliği zamanında garibin gurebanın, fakirin fukaranın sığınak yeri olmuştu. Hatta bazı meşhur ilim adalarımız da kendilerini onun şifalı ellerine teslim etmişlerdi. Merhum Hasan Basri Çantay bunlardan biriydi.

Âsâf Hoca, tam bir cemiyet adamıydı. Vefalı hanımı Dr. Gülsen Ataseven’le birlikte hizmet etmek için adeta çırpınıyordu. İlim Yayma Cemiyeti ve İbnülemin Mahmud Kemal İnal Vakfı’nda faaliyetlerde bulundu. Vefa’daki İlim Yayma Yurdu’na, “İbnülemin Mahmud Kemal Yüksek Tahsil Talebe Yurdu” adını verdiren de kendisiydi. Merhumun, İbnülemin’le ilgili hatıralarından birini ben de size takdim edeyim.

Âsâf Bey, bu tarih ve sohbet üstadıyla 1950’li yılların başında Tıp Fakültesi’ne başladığı sırada tanışıyor. O sırada İ. Ü. Hukuk Fakültesi Roma Hukuku Dershanesi’nde İbnülemin’in jübilesi yapılmaktadır. Törende İ.Ü. Rektörü Ord. Prof. Kâzım İsmail Gürkan, Prof. Hilmi Ziya Ülken, Prof. Mükrimin Halil Yınanç, Ahmed Hamdi Tanpınar birer konuşma yapıyorlar. Mahmud Kemal Bey, “İlimde projektör, üniversitede rektör” diyerek Prof. Kâzım İsmail Gürkan’a iltifat ediyor. Bu durum Âsâf Bey’in ilgisini çekiyor. Kendisine bu kadar hürmet edilen İbnülemin’le tanışmanın yollarını aramaya başlıyor. Törenden hemen sonra, üniversite merkez binada, kendisine tahsis edilen odada Mahmud Kema Bey’i ziyaret ediyor. Âsâf Bey, üstadı, bazen öğle ve ikindi vakitlerinde Bayezid Camii’ne giderken yahut aynı camiden çıkarken görmektedir. Âsâf Bey de öğle ve ikindi namazları için keza adı geçen camiye gidiyor. Bu yüzden derslere geç kaldığı da oluyor. Böyle olunca namazlarını, merkez binanın bodrum katında, merdivenin altında, bir tahtanın üstünde kılmaya başlıyor.

Bu arada aklına bir fikir geliyor. Bu kadar itibar edilen Mahmud Kemal Bey’e gitsek, acaba üniversite merkez binada bir mescid açtırabilir miyiz, diye düşünüyor. Karar verip iki arkadaşıyla üstada gidiyor. İbnülemin kendilerini kabul ediyor. Bunlar, üstada, “Efendim, ders aralarında öğle ve ikindi namazları için Bayezid ve Süleymaniye camilerine gittiğimizden derse geç kalıyoruz. Acaba merkez binada bir odanın mescid olarak tahsis edilmesine tavassut buyurur musunuz?” diyorlar. Üstad, bakın nasıl cevap veriyor: “Evladım, bu adamlardan üniversitede mescid istemek, Athenagaras patriğinden cami istemek gibidir. Arzu ederseniz, hemen rektörü çağırıp bir güzel haşlayayım. Ama ben bu beylere desem ki, talebe-i ulumdan bazıları bana geldiler. Dans etmek için bir oda istiyorlar. Hemen, buyursunlar, benim odamda dans etsinler” derler.

Konuyla ilgileneceğine dair söz veren İbnülemin, üniversitede bir mescid açtırmayı başarıyor. Âsâf Bey, bu mescide kırmızı bir halı döşüyor. Ayrıca güzel bir âvizeyle ve kütüphaneyle donatıyor. Ne yazık ki, bu mescid, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden altı ay önce o zamanki rektör Ord. Prof. Sıddık Sami Onar’ın emriyle kapatılıyor.''

Kaynak: Yenişafak

Güncelleme Tarihi: 28 Haziran 2020, 16:06
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner8

banner19

banner43

banner46