Deniz Sağdıç: İnsan olmanın esası “Bu kubbede hoş bir sada” bırakmak

Deniz Sağdıç, “Sanat; içinizde dolup, taşan, eğer boşaltmazsanız artık patlayacak, sizi yok edecek düşünce ve duyguları dışarı çıkarmak, doğurmak eylemidir.” diyor.

Deniz Sağdıç: İnsan olmanın esası “Bu kubbede hoş bir sada” bırakmak

 Eski, yeni her türlü malzeme ve objeyi inanılmaz birer sanat eserine dönüştüren sanatçı Deniz Sağdıç ile eserleri, projeleri, sanat anlayışı ve sanatta varmak istediği noktaları konuştuk.

Sanatçı Deniz Sağdıç kimdir? Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Mersin’de dünyaya geldim. Yetenek sınavıyla öğrenime başladığım Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden fakülte birincisi olarak mezun oldum. Mezuniyetin ardından ülkenin sanat başkenti İstanbul’a gelerek kendi atölyemi kurdum ve çalışmalarıma başladım. İstanbul’daki ilk yıllarımda ülkemizin ilk çağdaş sanat galerilerinden olan Galeri Baraz’ın sanatçısı olarak sergi ve çeşitli projelere katılmaya başladım. Bu dönemde toplumda kadının yerini mesele edinen araştırma ve çalışmalar gerçekleştirdim. Burslu kabul edildiğim resim yüksek lisans derecemi de bir imge olarak kadını inceleyen araştırma tezim ile aldım. Yaşamımı ve çalışmalarımı İstanbul’daki atölyemde sürdürmeye devam ediyorum.

Sanatın içinde bir çocukluk geçirdiğinizi biliyoruz. Hayatınızın hangi döneminde bir “Sanatçı” olmaya karar verdiniz?

Ben neredeyse tüm üyeleri zanaatkâr olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam, son derece yetenekli bir cam ustasıydı. Amcam cam ürünler üreten bir firmanın tasarımcısı, halalarım ise terziydi. Babamın cam atölyesinde daha çok küçük bir çocukken vitray yapmayı öğrenmiştim. Yaz dönemlerinde halalarımın terzi atölyesinde, artan kumaş parçalarından çantalar yapıp çevremdekilere satarak kendi harçlığımı kazanmaya başladığımda daha 10-11 yaşlarındaydım. Ergenlik dönemlerimde babamın binalara vitray uygulama işlerinde ona yardım ediyordum. Dolayısıyla gelecekte yaratıcılık isteyen bir işle hayatımı sürdüreceğime neredeyse daha çok küçük yaşlarımda karar vermiştim. Yetenek sınavıyla güzel sanatlar fakültesi resim bölümünü kazanmam ile hayatımın geri kalınında ne yapacağım artık kesinleşmişti. Kendimi bildim bileli bir şeyler üretmeden bir şeyleri başka bir şeye dönüştürmeden geçen tek bir günü bile hatırlamıyorum. Çok sevindiğimde çok üzüldüğümde hatta hasta olduğumda bile ihtiyacım olan tek şey çizecek, boyayacak ya da kesip yapıştırabilecek şeylerin varlığıdır.

Sanata farklı bir tarz getirmişsiniz. Şimdilerde gençler birbirlerini taklit ediyor, özgün olmaktan korkuyorlar. Gençlere ne gibi tavsiyeler verebilirsiniz?

Sanat yazımı geleneksel olarak kesintisiz üretim hâlindeki bir kimseyi 40’lı yaşlarından sonra “Sanatçı” olarak tanımlamaya başlar. Ben şuan 30’lu yaşlarımın sonundayım. Çoğu yetenek ve eğilim çok genç yaşlardan itibaren kendini göstermeye başlar ama belki de her işte olduğu gibi “Olmak” için bir idrak ve sindirme sürecinin gerekli olduğu kabul edilebilir. Olmaktan kastım da yolun yolcusu olduğunun bilincine varmak, yola düşmekle ilgili. Yola düşebilmek başlı başına bir süreç ve sebat meselesiyken başkalarının gittiği yollara, sadece kâğıttan haritalar üzerinde görerek inanmak çok sağlıklı olmasa gerek. Ün, şöhret ve servet maddi dünyanın konularıdır. Sanat zaten tam da bu maddi dünyanın örttüğü hakikati bulmaya çalışma çabasıyken o dünyada eğleşmek sanat olmasa gerek.

​​​Pandemi döneminde de birçok çalışmaya imza atmışsınız. Karantinada geçirdiğimiz bu kötü süreç sizin için nasıl ilerledi? Hem bir sanatçı hem bir anne olarak, çocuğunuzun evden eğitim aldığı bu süreçte dengeyi nasıl sağladınız?

Pandemi sürecinde birkaç proje belirsiz tarihlere ertelendi. Her fırsatta eserlerini kamuya açık alanlarda çok sayıda insanla birlikte hayata getiren bir sanatçı olarak uzun zamandır bunu yapamıyor olmak üzüntü verici. Diğer yandan sergi ve diğer projeler vesilesiyle farklı ülke ve kültürleri deneyimlemeye ara vermiş olmak da bir burukluk nedeni. Bunların dışında sabah erkenden başlayıp gece geç saatlere kadar süren çalışma rutinim pandemi sürecinde de devam ediyor. Öte yandan pandemi tedbirleri nedeniyle konsantrasyon dağıtıcı dış uyarıcıların azalmış olmasından memnun olduğumu söyleyebilirim. Normal zamanlarda bana en çok sıkıntı veren şeylerin başında proje toplantıları gelirdi. İstanbul gibi bir şehirde trafiğe bir kere adım atmak, tüm gününüze mal olabiliyor. Görüşme ve toplantıları çevrimiçi yapmak zorunda kalmak oldukça işime geldi açıkçası. Kızımın evde eğitim almaya mecbur kalması onunla daha fazla zaman geçirmemize vesile oluyor. O da tüm gün atölyede yanımda. Dolayısıyla pandemi tedbirlerinin yaşamımın ve çalışmalarımın temel dinamiklerini çok fazla olumsuz etkilediğini söyleyemem. Fakat çalışmalarında tamamıyla müze ve benzeri sanat kurumlarına bel bağlamış sanatçı ve sanat profesyonellerinin, bu kurumların tedbirler kapsamında kapalı olması nedeniyle kültür ve sanatın tükenip yok olduğuna dair serzenişlerine şahit olabiliyoruz.

Sergilerinizi ve workshoplarınızı yurt dışında gerçekleştiriyorsunuz. Pandemi döneminde yapmak istediğiniz bir sergi, düzenleyeceğiniz bir workshop var mıydı? Bu salgınla beraber her şey dijitalleşti. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçte online etkinliklere katıldınız mı veya verim alabildiniz mi?

Geçtiğimiz yıl ve önümüzdeki aylar süresince yurtdışında gerçekleşecek bazı projeler ya tamamen iptal edildi ya da belirsiz tarihlere ertelendi. Bu projelerin bazılarını çevrimiçi olarak gerçekleştirdik. Katılımcılarla birlikte eserler oluşturduğumuz workshop etkinliklerini elbette çevrimiçi olarak gerçekleştiremedik. Neredeyse tüm ilişkilerin çevrimiçi olarak düzenlendiği şu günlerde ben de bol miktarda çevrimiçi konferans ve panelde konuşmacı olarak yer aldım. Aslında çevrimiçi toplantı, panel ve konferansların yüz yüze olanlardan çoğu zaman daha verimli olabildiğini deneyimliyorum. Aynı salondaki insan kalabalığı hem konuşmacılar hem de dinleyiciler için konsantrasyon dağıtıcı olabiliyor. Ama bir ekranın karşısında, tek başınıza olan görüşmeler konuşulan konunun içeriğine çok daha sadık kalmanızı sağlayabiliyor. Çevrimiçi sergilerde de aynı durum söz konusu olabilir. Bir sanat eserini kalabalıkların dış etkilerine maruz kalmadan arzu ettiğiniz süre boyunca deneyimleyebilirsiniz. Ama elbette bir eseri yakından ve çıplak gözle izleyebilmenin yerini hiçbir teknoloji dolduramaz.

Kotlarla çalışarak sanat dünyasına yeni bir tarz getirdiniz. Farklı parçalarla çalışmayı düşünüyor musunuz? Farklı bir projeniz var mı? Gelecekteki eserleriniz hakkında ipucu alabilir miyiz?

Aslında ben uzunca süredir her türlü malzeme ve objeyi eserlerimde kullanıyorum. Bu malzemeler genellikle atıklar ya da kullanımlarını tamamlayarak bir kenara terk edilmiş objeler oluyor. Hepimizin kot olarak adlandırdığı denim kumaşının yeri benim için çok özel ve anlamlı olmasına rağmen denim de atık malzeme ve obje çalışmalarımın bir parçası. Denimle eserler üretirken bir yandan farklı malzemelerle eserler üretmeye de devam ediyorum. Geçtiğimiz haftalarda ülkemizin bayrak markalarından Arçelik için kendilerinin ürettiği cihazlarda kullanılmış, atık hâldeki devre kartlarıyla eserler ürettim. Yine müze ve kültür sanat merkezlerini işleten Müzekart için, üzerlerinde ülkemizin turizm sembollerinin yer aldığı manyetik giriş kartlarından eserler hayata getirdim. Dolayısıyla belli bir konu ve kompozisyon ortaya koyabileceğim her türlü obje çalıştığım eserlere malzeme olabilir. Çalışması oldukça zor, sıra dışı malzemeleri özellikle heyecan verici buluyorum. Böyle malzemelerle çalışmanın zorluğu kendimi denemem, mücadele etmem için güç ama keyifli fırsatlar oluşturuyor.

Sizi motive eden/etkileyen bir kitap, bir film, bir şarkı önerir misin?

Daha genç yaşlarımda birçok kitap veya film beni derinden etkilemiştir. Ama biraz daha olgunlaşıp yaşamı deneyimlemeye devam ettikçe ruh durumlarına, olaylara bakışınız da değişmeye, dönüşmeye başlıyor. O nedenle şu kitap, bu film benim hayatımda bir dönüm noktasıydı demem pek mümkün değil. Ama atölyemde çalışırken fonda müzik, olmazsa olmazlarımdan biridir.

Sanat diğer meslekler gibi dört duvar arasına ya da belirli bir saate sığmaz, ilham ve motive önemlidir. Çalışmak istemediğiniz ya da eserde çıkmaza girdiğiniz zaman kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?

Evet dediğiniz gibi sanat dört duvar arasına ya da mesailere sığdırılamaz. Ama mesele de tam olarak bu zaten, sanat bir meslek değildir, en azından benim için. Ben üreterek yaşıyorum, yaşadığımı ürettiğim zaman anlıyorum. İlham diye bir kavrama, en azından insanın kalbini, beynini ve ruhunu sadece belirli anlarda ziyaret eden böyle hissin varlığına inanmıyorum. Kendi adıma konuşmak gerekirse bu anlamda sanırım ben ilhamlarla doluyum. Çoğu sanatçı ne demek istediğimi eminim anlayacaktır, sanat; içinizde dolup, taşan, eğer boşaltmazsanız artık patlayacak, sizi yok edecek düşünce ve duyguları dışarı çıkarmak, doğurmak eylemidir. Siz onlarla dolusunuzdur ve dolmaya devam etmektedir. Çalışmalarınızla o duygu ve düşünceleri özgürlüklerine kavuştururken siz de o doluluk sıkıntısından kurtularak özgürleşmeye başlarsınız. Ama bu döngünün sonu yoktur, anbean devam eder. Bana çoğu insan “Çok çalışıyorsun, kendini çok yoruyorsun.” diyor. Bu bir iş ya da meslek olsaydı elbette ara verirdim, ondan uzaklaşabilirdim. Ama bu benim varoluşum.

Farklı bir dille sanata giriş yapmışsınız. Hatta yaptığınız sanat dünyada ilk. Bu işe başlarken korkmadınız mı? Çevrenizin tepkileri/desteği nasıldı?

Çok alışıldık bir tepki vardır: “Bu ülkede sanat yapmak çok zor!” Bu ifadede kastedildiği anlamda sanat her ülkede, her coğrafyada aynı zorluktadır. Bu tepkiyi ilk önce aile ve yakın çevre gösterir. Sizi sevenlerin endişe duymalarına neden olan zorluk; sanatın hayatınızı idame ettirecek, geleceğinizi bir şekilde garantileyecek bir meslek olmayışıdır. Dolayısıyla tüm bunlar düşünüldüğünde bırakın farklı, özgün bir dil yaratmayı tüm hayatınızı sanat yaparak sürdürmeye karar vermek başlı başına kendinizle, korkularınızla yüzleşme meselesidir. Bunlarla yüzleştikten sonra artık korkmanız için bir sebep yoktur, çünkü kaybedeceğiniz pek bir şey de yoktur. Diğer yandan yaptığım sanata ülkemiz resmî yetkili, kurum ve firmaların desteği eskisine göre çok daha fazla. Geçmiş dönemlerde kültür ve sanata, her alanda markalaşmaya konsantre olamayacak kadar türlü güçlükler içinde boğuşan bir ülkeydik. Köklerimizin derinliğini, imkân ve potansiyelimizi dolayısıyla özgüvenimizi son dönemlerde yeniden duyumsamaya başlayan bir toplumuz. İşbirliği yaptığım, destek verdiğim ve aldığım kişi ve kurumların benimle aynı heyecan ve enerjide olduklarını her gördüğümde tüm endişe ve yorgunluklarımdan sıyrılıyorum. Özellikle okullarda katıldığım söyleşi ve konferansların hepsinde bizlerden çok daha bilinçli ve kararlı bir neslin geleceğini şimdiden görüyor ve çok heyecanlanıyorum.

Bir röportajınızda kotları kestiğinizden dolayı ellerinizin nasırlaştırdığından bahsetmişsiniz. Kotları parçalara ayırmak/birleştirmek için bir destek almıyor musunuz?

Atölyede yardımcı arkadaşlarım var, bana destek veren kurum ve firmalar da bu konuda ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlar. Ama ben sanatın, zanaat ve teknik unsurlarını son derece önemsiyorum. Meydana getirmek, şekillendirmek için malzemeyi tanımanız gerekiyor. Neredeyse her eserde farklı bir teknik ya da malzeme deneyimlediğim için önce o malzemeyle tanışma sürecini gerçekleştirmem gerekiyor. Vahşi bir atı ehlileştirme sürecinde nasıl zorluklar yaşar, yıpranırsınız malzemeyi yakından tanıma süreci de çok benzerdir. Sonrasında tıpkı o atın sizin yoldaşınız, en yakın dostunuz olması gibi onun dilinden anladığınızda malzeme de kendini sizin ellerinize teslim eder. Öte yandan bir eser, zihnimdeki, ruhumdaki ve kalbimdeki karşılığını bulana dek defalarca değiştiriyor, bozup tekrar tekrar yeniden düzenliyorum. Dolayısıyla tüm bu süreçler için son derece samimi olmalı, tabir yerindeyse elinizi kirletmekten, yıpranmaktan korkmamalısınız. Elleriniz, dizleriniz, dirsekleriniz yeterince zorlanmadıysa, nasırlaşıp kabuk tutmadıysa elinizden gelenin en iyisini yapmamış, malzemeye, esere karşı samimi davranmamışsınızdır.

Arçelik ile olan çalışmanızı gördük. Farklı bir malzemeyle çalışmak nasıl bir duygu, alışkanlığınızın dışına çıkmak sizi nasıl etkiledi? Bize biraz bu süreçten bahseder misiniz?

Arçelik için kendi cihazlarında kullandıkları atık hâle gelmiş elektronik devre kartlarından birkaç eser ürettim. Birim parça ölçüleri çok küçük olmayan malzemelerle, sınırlı bir alanda bir konu ve kompozisyon ortaya çıkarmak hele bu kompozisyon bir portre ise ne kadar güç bir işe kalkışıldığı tahmin edilecektir. Tüm bu zorluklara rağmen her seferinde benim için yeni, daha önce deneyimlemediğim bir malzemeyle çalışmaktan son derece keyif alıyor, heyecan duyuyorum. Her seferinde yeniden bir öğrenme ve deneyimleme süreci yaşamış oluyorum. Bir sanatçının tazelenmek, kendini yeniden inşa etmek için bu tür fırsatların gerekli olduğu kadar eşsiz bir deneyim olduğuna inanıyorum.

Birçok farklı portreye/esere imza atmışsınız. Peki, sizi en çok etkileyen ya da özel bir anlamı olan çalışmanız var mı?

İşbirliği yaptığım veya kendilerinden eser talebi aldığım kişi ve kurumlarla görüşmelerimizin en başında da söylediğim gibi beni heyecanlandırmayacak, motive etmekte zorlanacak biçim ve içerikteki eserleri gerçekleştirmiyorum. Dolayısıyla çalıştığım her eser benim hayatımda, ruhumda ve zihnimde ayrı, özel bir yere sahiptir. Bunun dışında kendi özel hikâyesini yaratan, sıra dışı olaylara vesile olan ya da ben farkında olmadan kimi insanların çok özel hikâyelerine konu olan pek çok eserimle ilgili hatıratım var.

​​​​​​

Eserlerinizi nasıl muhafaza ediyorsunuz?

Odalarımın duvarlarında ve atölyemin depolama alanlarında sadece kendim için yaptığım eserler var. Bunun dışında eserlerimin neredeyse tümü kişi ve kurumların duvarlarında yaşamlarını sürdürüyor. Tekstil başta olmak üzere atık malzeme ve farklı objelerden eserler ürettiğim için bu çalışmalar çok kırılgan, hassas veya özel muhafaza şartları istemeyecek güçlü kondisyondalar. Her eserimi, onlarca, yüzlerce yıl sonraki insanlar da belki görüp deneyimleyecek, inanç ve umuduyla olabildiğince, sadece estetik anlamda değil kondisyon anlamında da güçlü ve sağlam yapılandırmaya çalışıyorum.

İlk serginizi açtığınızda kaç yaşındaydınız? Nerede açtınız? İlk sergideki heyecanınızla şuan hissettikleriniz arasında nasıl bir fark var?

İlk sergimi güzel sanatlar fakültesi öğrencisiyken açmıştım. Eserlerimi ilk defa hocalarım, sınıf arkadaşlarım ve yakın çevremdekiler dışında insanların da görecek olması hem oldukça heyecanlı hem de ürperticiydi. Aslına bakarsanız aynı heyecan ve endişeyi bugün dahi her yeni eserde, sergi ve projede yaşıyorum. Eser üretemediğimde değil bu duyguyu kaybettiğimde sanatım bitmiş olur.

Çok yoğun çalıştığınızı ve iş için sürekli seyahat etmeniz gerektiğini öğrendik. Bir anne/eş olarak bu süreci nasıl idare ediyorsunuz?

Birkaç farklı yöntem denesem de en sonunda emin oldum ki benim gibi çalışan birisi için atölye ve yaşam alanının ayrı olmaması gerekiyor. Sanata başladığım ilk yıllarda zorunlu olarak küçük dairemin bir bölümünü atölye olarak kullanmama benzer biçimde bugün atölyemin bir bölümü ev diyebileceğimiz yaşam alanı olarak düzenlenmiş durumda. Bu nedenle çalışırken aileme sadece bir koridor mesafesi kadar uzağım aslında. Akademik eğitimi sanat kuramı olan eşimle öteden beri sadece hayat değil çalışma ortağıyız aynı zamanda. Yurtdışı projelerine olabildiğince ailece dâhil olmaya çalışıyoruz. Hatta yıllar önce eşimle aldığımız bir karara göre; projeler dışında yurtdışı seyahati yapmamaya çalışıyoruz ki çalışmaya veya tatile farklı zamanlar ayırmak zorunda kalmayalım. Zaten ailece tüm tatillerimiz de kültür sanat ağırlıklı geçtiği için bir proje için yurtdışında geçirdiğimiz süreçler tatillerde yaptıklarımızdan çok farklı olmuyor. Önce de söylediğim gibi sanatı bir meslek olarak görmezseniz hayatınız da ona göre alıyor.

Örnek aldığınız sanatçılar var mı?

Bu konuda genellikle Picasso sohbetlerimizin baş karakteri durumundadır. Picasso, sanat tarihinin daha yaşarken hakkını verdiği ender sanatçılardan biridir. Ama ilginç bir biçimde sanat yazımının onu bu kadar meşhur hâle getirmesindeki nedenlerin çoğu bence yanlış veya yetersiz yaklaşımlara dayanır. Dolayısıyla bence sanat tarihi Picasso’yu çok doğru okuyamamış, onu olduğundan çok daha hafif, popüler bir karakter hâline getirmiştir. Mesela, kendisiyle özdeşleşen “Guernica” bence onu en az anlatan eserlerinden biridir. Benim Picasso’yu örnek aldığım en önemli özelliği çalışkanlığıdır. Tüm yaşamı boyunca onlarca sanatçının ürettiğinden çok daha fazla eser meydana getirmiştir. Cesurdur, resimsel yetenek ve tekniği daha çok erken dönemlerinde aranan ve çok kazanan ressam olmasını sağlayabilecekken kuşkularının ve doğru bildiğinin peşinde gitmekte ısrar etmiş, sanatı Rönesans’tan başlatan Batı temelli tüm estetik yaklaşımları ters yüz etmiştir. Onu iyi anladığını düşünerek kütüphaneleri dolduracak kadar çok Picasso güzellemeleri kaleme alan Batı sanat yazımı, minyatürlerimizi yapanları perspektifi bilmediklerini sanıp sanatçıdan bile saymamıştır.

Birlikte çalışmak istediğiniz sanatçılar var mı?

Edebiyat, müzik, tasarım, moda gibi sanatın farklı disiplinlerinden sanatçılarla işbirliği yaptığım projeler oluyor. Ya da karma ve grup sergilerde başka sanatçılarla birlikte çalışıyoruz. Ama benim gibi esasında her insanın sanatçı olduğuna inan birisinin en keyif aldığı eylem başkalarıyla, kalabalıklarla birlikte üretmek. Bu nedenle kamuya açık eser üretim etkinliklerine pandemi tedbirleri inşallah sona erdiğinde süratle devam edeceğim.

Çok başarılı işlere imza attınız. Bugünlere gelmek sizin için bir hayal miydi yoksa hayatın akışında ilerleyen bir süreç mi? Gerçekleştirmek istediğiniz hayalleriniz/hedefleriniz var mı?

“Bugünler” bahsinin benim için en anlamlı yanı hâlâ yaşıyor ve sadece sanat ile hayatımı sürdürülebiliyor olmam. Bunun dışında çalışma alanlarımın genişlemesinden, malzeme ve ekipman sıkıntılarını aşmam gibi günlük pratikler dışında hayata, yaşama bakışımda pek bir değişiklik olmadı. Hâlâ çok çalışıyorum, hatta eskisinden çok daha fazla. Çalışmalarınız ülke sınırlarını aşınca, sizi destekleyen, işbirliği yapan, sizi takip eden kişi ve kurumlar artıkça misyonunuz da ağırlaşıyor. Sosyal medyanın sağladığı imkânlarla Güney Amerika’nın çok ücra bir kentindeki bir kimse eserlerinizin ona ilham ve özgüven verdiğinden bahsedip sizden fikirler ve öneriler talep edebiliyor. Tüm bunlar çok daha fazla ve yoğun çalışmanızı zorunlu kılıyor. Elbette aynı zamanda son derece mutluluk ve heyecan verici süreçler. Mesela yurtdışı projelerimin ilk zamanlarında eserlerimi gören farklı milletlerden insanlar ilk anda benim İtalyan ya da Fransız olduğumu düşünürlerdi. Özünde hayranlık ya da övgü barındıran bu sanı, beni sevindirmekten çok burukluğa neden olurdu. Çünkü sadece emek üretimle anmaya alıştıkları ülkemiz insanının sanat, tasarım alanlarında da kendini gösterebileceğini beklemiyorlardı. Bu tecrübelerden sonra yalnızca kendi sanatımı değil ülkemiz markalarının yurtdışında tanıtımına da elimden geldiğince katkıda bulunmayı ödev edindim. Öte yandan ön hazırlık aşamalarını büyük oranda olgunlaştırdığım “Sürdürülebilir sanat” temasını kendine misyon edinen bir sanat merkezi kurma projem var. Bu merkezde araştırma, uygulama imkânı bulacak geri dönüşüm ve ileri dönüşümü esas alan sanat yöntemlerinin, doğa dostu sürdürülebilir fikirlere ilham olmasını amaçlıyorum. Bununla sınırlı kalmadan sanatın sürdürülebilir olmasına katkıda bulunacak yeni fikir ve yöntemler de bu merkezde kendilerine yer bulabilecek. Sanatın da bir sürdürülebilirlik kaygısı var. Pandemi tedbirleri çerçevesinde kapalı olmak zorunda kalan kültür, sanat kurumları sanatın da bitip tükenmek üzere olduğu izlenimi yarattı. Öyleyse, uzun süredir mücadelesini verdiğim, üzerine projeler ürettiğim biçimde, sanatı alışılagelmiş mekânlar ve sergileme yöntemlerinin sınırlamalarından kurtararak, toplumun çok daha geniş kitlelerine ulaşmasını sağlayacak farklı yöntemler geliştirmek zorundayız. Hayata getirmeyi amaçladığım “Sürdürülebilir sanat merkezi” bu amaca da hizmet etmiş olacak.

Sizce sanat dünyasının başarısız olduğu konular nelerdir? Ne şekilde daha iyi olabilir?

Bu, üzerine onlarca kitap yazılabilecek çok derin ve kapsamlı bir konu. Sadece sanat değil hayatın her alanındaki sorunların temeli, insanın esasında “Ne?” olduğunu sorgulamayı bırakmış olmamızdan kaynaklanıyor. Ama böyle derin bir bahsi bir kenara bırakarak güncel sanat çerçevesindeki sorunlardan bahsedersek sanatın bir tüketim ürünü, meta hâline getirilmesinden söz edebiliriz. Hem de öyle istismara açık bir meta ki tüm sınırlamalardan, ölçülerden, değerlemelerden muaf bir konumda. Hâl böyle olunca sanat ile sanat olmayanın iç içe geçtiği, çoğu zaman sanat olanın bu ortamda kendine yaşam şansı bulamadığı son derece tekinsiz bir ortam meydana gelebiliyor. Bunun da temelinde, her şeyi bir sektör, bir meta hâline getirmeye alışmış Batılı dünya görüşü bulunuyor. Belki de her toplum kendi özlerini, köklerini yeniden keşfetmeli, hayatın günlük pratikleri de dâhil olmak üzere kültür ve sanat anlayışını buna göre yeniden düzenlemeli.

Son zamanlarda sanata olan ilginin daha çok arttığını düşünüyoruz. Bu gidişatı nasıl buluyorsunuz? Hem yurt içinde hem yurt dışında çalışmış biri olarak ülkemizi sanata bakış açısı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, son yıllarda insanların sanata olan ilgisi önceki dönemlere nazaran çok daha fazla. Bunda dijitalleşen medyanın etkisi büyük. İnsanlar artık sınır gözetmeksizin nerede, ne var haberdar olup takip edebiliyor, bir parçası hâline gelebiliyor. Bu kimi zaman sanatı deneyimlemekten ziyade sırf orada olabilme popülaritesine dönüşse de bir biçimde sanata olan ilginin artmış olması son derece olumlu bir gelişme. Daha önce de ifade ettiğim gibi son dönemlerde ülkemiz insanı kendine olan özgüveni yeniden kazanmaya başladı, bunun sanata yansımalarını somut biçimde görmeye başlıyoruz. Günümüzde çok daha fazla genç, sanatçı olma yoluna adım atmada cesaret gösterebiliyor. Öte yandan çok uzun süredir ülkemiz kültür ve sanat insanlarının naif olarak karşıladığı, evrensellik uğruna uzak durmaya çalıştığı klasik sanat tür ve yöntemlerimizin önemini yeniden hatırlamaya başladık. Hat, minyatür, ebru gibi öteden beri “Geleneksel” başlığı altında küçümsenmesine alıştığımız sanat biçimleri, tüm dünyada artık çok daha fazla ve gururla sergileniyor. Dolayısıyla, geçenlerde bir devlet yetkilimizin önerdiğine paralel olarak, uzun yıllardır başkalarınınkini dinlemeye alıştığımız, kültür ve sanat alanında artık kendi hikâyelerimizi yazmaya başladık.

Sanat çok göreceli bir kavramdır ve bir fiyatla ölçülemez. Peki, ülkemizde sanata ve sanatçıya değer veriliyor mu? Sanat dünyasında bu işin maddi ve manevi karşılığı alınıyor mu?

Bu soruyu hangi ülkede sorarsanız sorun genelde toplumun ve devletin sanata yeterince önem vermediği, yatırım yapılmadığı gibi serzeniş cevapları alırsınız. Daha önce de ifade ettiğim gibi bir kimse sanata ün, şöhret ve zengin olma hevesiyle başlıyorsa çok aldanır, en azından belki öyle görünse de yaptığı eylem esasında sanat değildir. Evet, günümüz halkla ilişkiler yöntemlerinin, olmayan bir şeyi varmış ya da bir şeyi başka bir şeymiş gibi gösterebilme gücü mevcut. Ama bu tür yöntemleri kullanarak esasında olmadığınız bir şeye dönüştürülmek ne kadar samimidir, kişiyi nasıl tatmin ve mutlu edebilir. Dolayısıyla sanat yapmak bireyin kendi tercihi ve bir var olma biçimidir. Bir kimsenin kendi var oluşunu gerçekleştirebildiği her yeni gün, maddi ve manevi bir kazançtır.

Son olarak eklemek istedikleriniz?

Toplum olarak, insan olmanın esasında “Bu kubbede hoş bir sada” bırakmaktan ibaret olduğunu her zaman hatırlamamızı temenni ederim. Benim de yapmaya çalıştığımın tüm özeti de bu aslında.

Röportaj: Deniz Demirdağ

Güncelleme Tarihi: 23 Şubat 2021, 17:06
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner8