banner8

Boğaziçi Üniversitesi: Bir Anti-Türk Gettosu

Mustafa Şen, Kriter Dergisinde kaleme aldığı "Boğaziçi Üniversitesi: Bir Anti-Türk Gettosu" başlıklı yazısıyla Boğaziçi'nin bir görünen bir de görünmeyen yüzünü anlatıyor.

Gündem 02.03.2021, 22:19 05.03.2021, 14:07
Boğaziçi Üniversitesi: Bir Anti-Türk Gettosu

Mustafa Şen'in "Boğaziçi Üniversitesi: Bir Anti-Türk Gettosu" başlıklı yazısı şöyle:

Boğaziçi’nde neler oluyor? Bir rektör değişimi ile ülke gündemine oturan Boğaziçi Üniversitesi’nden bahsediyorum. Rektöre ve atanmasına karşı yapılan eylemlerin haklılık payı var mı? Rektöre karşı eylemlerin gerçekten kabul edilebilecek makul gerekçeleri var mı? Yoksa gerçeğe yalan yalatılmış ve Boğaziçi’nde başka şeyler mi dönüyor!...

Bu tartışmayı olgusal tutarlılık seviyesinde ele almak gerekir. Bunun için tüm tartışma konularını madde madde sıralamak lazım. Bu bağlamda meseleyi;

1- Akademi, kanun ve hukuk,

2- Akademi ve Rektör belirleme geleneği,

3- Akademi, siyaset ve siyasi partiler,

4- Boğaz’da tarihi gezinti,

5- Boğaziçi’nin görünen yüzü ve arkası,

6- Birileri boğaziçi geleneği mi dedi,

7- Boğaziçi’nde demokrasi manzaraları ya da baba bana masal anlat gibi yedi ana başlık altında inceleyeceğiz.

Yeri gelmişken şunu da belirtmekte fayda var ki; her ne kadar İngilizce hazırlık eğitiminden biraz Felsefe ve sonra Tarih lisans eğitimine, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora eğitiminden yıllardır süregelen mezunlar derneği faaliyetlerine kadar yayılan bir tecrübeyle içeriden bir Boğaziçili olarak mevzuyu inceleyecek olsam da yazının eksik tarafları olacaktır. Onları da başkaları tamamlarsa mutluluk ve fayda verici bir katkı olur.

Akademi, Kanun ve Hukuk

Her şeyden önce şunu söylemek lazım ki, hukuk hepimizindir, herkes hukuka uymak zorundadır ve rektörler, eğer hukuk öyle emrediyorsa, başka yöntemlerle de göreve gelebilirler. Bunda tartışılacak bir şey yoktur. Elbette, her yöntemin olumlu ve olumsuz yanları vardır. Örneğin, bir önceki yöntemde seçim gibi olumlu bir uygulama vardı ama bunun yanında, olumsuz yönü olarak söyleyecek olursak, üniversitelerde korkunç bir kamplaşma oluyordu. Hocalar şucular-bucular diye kamplara ayrılıyordu. Bunu akademiyle azıcık ilişkisi olan herkes bilir. Bunun gibi meri uygulamanın da eleştirilebilecek yanları vardır.

15 Temmuz sonrasında uygulamaya koyulan yeni yöntem, özellikle FETÖ ve benzeri terör örgütlerinin sızmalarına karşı bir önlem olarak devreye girdi. Belki ilerleyen zamanda değişecektir ve rektörler başka bir yöntemle iş başına geleceklerdir. Ama halihazırda mevcut kanun böyle ve kanuna da hukuka da uygun bir rektör ataması yapıldı. Dolayısıyla hiç kimse cumhurbaşkanını ve yeni rektörü hukuka uymakla suçlayamaz. Bu saçmalık olur ve maalesef bahsedilen iki zat hukuka uygun hareket etmiş olmakla suçlanmak gibi bir akıldışılıkla karşı karşıyadırlar. Ayrıca diğer rektörlerin tamamı da aynı mevzuatla atanmıştır. Bu rektöre karşı çıkanlar neden aynı şekilde atanmış olan diğer rektörlere karşı bir şey dememektedirler?

Bir de “ama hukuk başka, kanun başka” diyenler var; onlara sadece gülüyorum. Boğaziçi, kanun ve hukuk! Gülüyorum, Caligula’nın atı bile gülüyor onlara...

Akademi ve Rektör Belirleme Geleneği

Bir kısım arkadaşların ellerinde patlayan hukuk konusu argümanlarına karşı bunları söyleyince, diyorlar ki; tamam, hukuki olabilir ama Boğaziçi’nin bir geleneği var ve atama bu geleneğe uygun değil... Öncelikle şunu diyelim ki; atamalar geleneğe değil, hukuka uymak zorundadır. Geleneğe gelince, öyle bir gelenek zaten yok. Bunu iki maddeyle ortaya koyalım.

Birincisi; bu satırların yazarı 1985-86’da Boğaziçili olduğunda mevcut rektör İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) kökenli bir hoca idi. Hiç ama hiç Boğaziçi öğrencisi ve hocası olmamıştı. Dışarıdan gelmiş, rektör olmuş ama kimse bir şey dememişti. Dememişlerdi çünkü aynı epistemik cemaatten idiler. İkincisi; yeni rektörle ilgili öne sürdükleri itiraz da doğru değil. Diğer taraftan yeni rektör Boğaziçili. Çünkü master ve doktorasını orada yapmış. Ama lisansını orada yapmamış(mış)! Lisans Boğaziçi’nde yapılmayınca Boğaziçili olunamıyorsa, Boğaziçi master ve doktorasının hiçbir anlamı, değeri ve önemi yok demektir. Bakınız, birileri Boğaziçi’ni savunalım derken yerin dibine soktuklarının farkında değiller. Lisans olursa tamam, yüksek lisans ve doktora olursa olmaz! Hem yalan hem saçma! Yalan çünkü, benim zamanımdaki rektör Boğaziçi’ne daha önce hiç uğramamış. Saçma çünkü, üniversite ve eğitimi bir bütündür ve bir okulda bir dönem okuyan oralıdır. Yani rektör Boğaziçilidir. Ama olmasa da ters örneği de yukarıda benim zamanımdaki rektörden verdim.

Bir de rektörlerin seçimle işbaşına geldikleri önceki uygulama sırasında bizim Boğaziçili hocaların ne yaptıklarına göz atalım hep beraber. Bakınız; ilginçtir, Boğaziçi hiç de öyle yapmıyormuş! Boğaziçili bir hocanın (C.S.) “biz kitabına uyduruyorduk, YÖK’e seçtik diye gönderiyorduk” açıklaması manidardır! Aslında Boğaziçi’nde “al takke, ver külah” türü alicengiz oyunu oynanıyormuş da haberimiz yokmuş! Uzun sözün kısası, Boğaziçi geleneği denilen şey kocaman bir aldatmacadan ibaretmiş! Ama yüzü kızaran var mı? Yok. Olmaz, çünkü yüz kızarmasının ön şartı, bir yüzün olmasıdır!

Akademi, Siyaset ve Siyasi Partiler

Akademiye siyaset bulaşmasın! Doğru, bulaşmasın. Ama biz bu ülkede Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Meclisi üyesi rektör de gördük, CHP kürsüsünde konuşan rektör de, dönemin cumhurbaşkanının kendi dünya görüşünden olduğu için sadece 1 oy almasına rağmen atanan rektör de! Neden kimse o durumda hukuk dışılıktan, siyasi parti ilişkisinden ve politizasyondan bahsetmemişti de yıllar önce bir siyasi partide aday adayı olmuş, -aday bile değil- biri için kıyamet koparılıyor? Yoksa CHP’li akademisyen olunca la-yüs’el mi olunuyor!

Acaba yeni rektör AK Parti’den değil de eskiden gördüğümüz gibi CHP’den veya Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) aday adayı olsaydı, aynı eylemler organize edilecek miydi? Fikrimce hayır! Daha ilk günden CHP İstanbul il başkanı ve şürekası oradaydı. Ona, eylemci öğrencilerden hiç kimse okula siyaset sokuyorsun demedi. İlerleyen günlerde ise HDP eş genel başkanı öğrencilerin bir kısmını ziyaret etti. Ardından da PKK terör örgütü elebaşları Boğaziçi eylemlerini desteklediklerini ifade ettiler. Haftalar boyunca ise LGBT örgütü faaliyette idi. Şimdi insanın sorası geliyor: CHP, HDP, LGBT, DHKPC, MLKP ve PKK’nın rektör atama işi ile ne alakası var?

CHP daha ilk günden olayı politize etti. Yapılan eleştiriler karşısında geri çekildi. Çekildi ama bir kere DHKPC marşıyla eylem yapılmış ve gerekli mesaj verilmişti. Evet öyle olmuştu: CHP il başkanı ve ekibi, DHKPC’lilerle aynı ortamda adına eylem denilen bir şey yapmışlar ve aklı yerlere sererek yaptıklarına demokrasi ve özgürlük demişlerdi. Ama herkes bilir ki, terör örgütü olan yerde demokrasi ve özgürlük olmaz. Çünkü tüm terör örgütleri faşisttir; demokrasi ve özgürlük düşmanıdır.

Boğaz’da Tarihi Gezinti

Boğaziçi Üniversitesi, Robert Kolej olarak 1863’te bir misyoner okulu olarak kuruldu. Kurucusu olan Cyrus Hamlin bir misyonerdir. Misyonerdir ama mevcut Boğaziçi kayıtlarında misyoner olarak değil, eğitimci(!) olarak geçer. Bu misyonerlik okulu bir anti-Türk karargahı olarak kuruldu. Tüm diğer misyonerlik okulları gibi Türkiye ve İslamiyet karşıtı bir çizgide eğitim öğretim yaptı. Tuhaf, Balkanları Türkiye’den/Osmanlı’dan koparanların elebaşları Robert Kolej mezunudur. Misal, zamanın Bulgaristan Genel Kurmay başkanı ve kabinedeki bazı bakanlar... Bu haliyle, Atatürk zamanı dahil, 1971’de millileştirilmesine kadar bu okula Türk rektör atanamamıştır. Ancak bu tarihten sonra Türk rektör atanabilmiştir. Fakat ne değişmiştir, ayrı konu! Okul, Fatih Sultan Mehmet’in Konstantinopolis’i fethetmek için yaptırdığı o stratejik müstahkem mevkideki Rumeli Hisarı’nın tam boynuna kondurulmuştur. O zamanlar herhalde İstanbul’da arsa sorunu yoktu! Öyleyse, neden orası? Bu inşa çok sembolik bir anlam taşır; okul tam bu sembolik anlama göre hareket etmektedir.

Dedik ya, ne değişti? Okulun Amerika’ya beyin devşirme merkezi olma özelliğinde bir değişiklik olmuş mudur? Kanaatimce, hayır. Boğaziçi hala Batı’ya insan yetiştirme merkezidir. O zamanlar masonik örgütlenmelerin, misyonerlik faaliyetlerinin ve anti-Türk gettolaşmasının liberal ve/veya liberal sol görünümde yürütüldüğü yer, son 25-30 yıldır Türkiye’nin marjinal sol örgütlerinin belli başlılarının da önemli ölçüde örgütlendiği bir ortama/kuruma dönüşmüştür. Okul önceleri belli bir dil puanı tutturan öğrenciler arasından öğrenci alırken, 80’lerde bu uygulama kaldırılmış, belli bir bilim puanı tutturanlar alınmaya başlanmıştır. Bu uygulama, daha önce neredeyse sadece bir kısım kolejlere (çoğu Robert Kolej örneğinde olduğu gibi Türk okulu değil) açık olan Boğaziçi, ülkenin her tarafından ve her kesiminden öğrenci almaya başladı. Ne değişti bağlamında, mezun oldukları gün değil ama en azından kayıt oldukları gün itibarıyla okulun öğrenci profili Türkiye lehine değişmiş oldu demek mümkündür.

CHP İstanbul il başkanı Canan Kaftancıoğlu eylemcilerle birlikte

Boğaziçi’nin Görünen Yüzü ve Arkası

Ben eylemin akademik/bilimsel ve demokratik olanını severim; eylemcinin de zekisini! Eskiden bu tür eylemleri çokça tertip etmiş ve/veya eylemlere katılmış biri olarak eylemleri üçe ayırabileceğimizi düşünüyorum:

* Akademik/bilimsel ve demokratik eylem

* Siyasi, ideolojik ve demokratik eylem

* Siyasi, ideolojik ve terör odaklı eylem

Birinci türdeki eylem her öğrenci ve hocanın hakkıdır ve ana sütü gibi helaldir. Bu eylemi savunmayı, bu eylem için gerekli zemin ve imkanı oluşturmayı bizzat rektörün vazifeleri arasında görürüm. Bu konuda kafam çok nettir ve bunu hiç kimseyle tartışmam. Şiddet yoksa ikincisi de yine öğrenciler ve hocalar tarafından yapılabilir, tartışmalı olsa bile, buna da cepheden karşı olmam. Birinci ve ikincisinin meşruiyeti her zaman vardır, fakat şiddet çizgisine kadar. Şiddete bulaşma söz konusu olduğunda her iki eylem de meşruiyetini kaybeder. Bununla eş değerli bir başka mesele de şudur: Bu eylemlerin kendileri meşru olsa bile, kim tarafından örgütlenmekte, güdülenmekte, beslenmekte ve desteklenmektedir? Bu sorunun da cevabının demokrasi ve hukuk çerçevesine oturması lazım. Aksi kabul edilemez. Üçüncüsüne gelince, bu kırmızı çizgimizdir. Hiçbir demokratik ülkede olabilemez, hiç kimse buna izin veremez, hiç kimse buna sıcak bakamaz, hiç kimse destekleyemez ve bu eylem türü hiçbir hal ve şartta meşru olamaz.

Peki, Boğaziçi’nde yapılan neydi? İlk eylem öğrenci eylemi olarak takdim edildi. Böyle olunca, insan elbette demokratik bir eylem olduğunu düşünür. Ama öyle değildi. Ta ilk günden işin içinde terör örgütlerinin organizasyonu vardı. Bazı öğrenciler bilerek ya da bilmeyerek onların peşine takıldı. Nereden biliyoruz? Bir insanın ne olduğunu anlamak için üç şeyine bakmak lazımdır: Ne dediğine; ne yaptığına; nereden beslendiğine...

İlk eylemde, bu üçüne birlikte bakıldığında şu görülüyor: Dedikleri; DHKPC marşı eşliğinde “bu rektörü istemiyoruz”... Yaptıkları; aynı terör örgütü marşıyla halay çekmek, sağı solu kırıp dökmek... “Ellerinde sopalar, vuruyor bu çocuklar”... Demokratik eylemse, neden terör örgütü marşı? Misal, neden İstiklal Marşı değil! Öğrencinin elinde sopanın ne işi ola! Kime vurur öğrenci! Hal böyle olunca, nereden beslendiklerini söylemeye gerek var mı? Dolayısıyla daha ilk eylemde dedikleri, yaptıkları ve destekçileri (nereden beslendiklerinin göstergesi) ile Boğaziçi eyleminin masum bir öğrenci eylemi olmadığı, demokratik bir hakkın tezahürü olmadığı gün gibi ortadadır. Artık şunu herkes anlamalı ki, bir eylemde öğrenci görmeniz ve konusunun okul-eğitim vb. olması onun demokratik öğrenci eylemi olduğu anlamına gelmez.

Takip eden eylemlerin de aynı kategoride olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Misal, Kabe’yi tahkir ve tahriki sonrası olaylar... Bunun çok çok planlı bir şey olduğu, sıradan bir öğrenci işi olmadığı çok açıktır. Peki, okulun ortasında olan şey öğrenci işi değilse, kimin işi? Ya da bu kişiler, yapmasınlar ama örneğin, Yahudilerin Ağlama Duvarı için de böyle bir şey yaparlar mı, dahası hiç akıllarından geçer mi? Yahut yine yapmasınlar ama Hristiyanların bir kutsalına böyle bir hakaret yaparlar mı? Yapmazlar! Onların derdi İslamiyet’le ve Türkiye iledir. Anti Türk gettosu dememiz boşuna değildir.

İslami hassasiyeti olan öğrencilerin karşı çıkması sonrasında yaptıkları eylemse hepten kendilerini ele vermiştir. Hatırlayınız, yapılan eylemde gözaltına alınan 108 kişinin sadece 7 tanesi Boğaziçi öğrencisi idi. Söyler misiniz, bu nasıl bir Boğaziçi eylemidir? Adli kontrol şartıyla serbest bırakılan diğerlerinin Boğaziçi ile ilgisi yok ama ne kadar sol terör örgütü varsa onlarla ilgileri çok; irtibat mı istersin, iltisak mı yoksa daha önce ceza almış olmak mı?

Adına sanat dedikleri rezillikten sonra buna karşı çıkan öğrencilerin fişlendiği yönünde haberler yayıldı. Akabinde, bilgisayar ekranı görüntüleri şeklinde fişlenme paylaşımları görmeye başladık. Önce inanamadık, belki de inanmak istemedik. Öyle ya, öğrenciler öğrencileri fişliyor, bu nasıl olabilir; öğrenci öğrenciyi fişler mi? Ardından, fişlenen öğrencilerle bizzat görüşünce, donakaldık. Olmuş maalesef. Bu korkunç bir şey!

Birileri “Boğaziçi Geleneği” mi Dedi?

Bazı kurumların insanları fişlediğini duyardık da öğrencinin öğrenciyi fişleyip afişe ettiğini ilk defa görüyoruz. Bunun kadar kötü olan bir şey de demokrasi mangalında kül bırakmayan bir kısım/kesim insana bu hadiseyi söylediğimizde, sadece “aaa” demekle yetinmeleridir. Kimse ayağa kalkmadı, kimse göğü yere indirmedi. Aslında, biz öğrenci olduğumuz zamanlarda benzeri bir girişimi idarenin bizzat bize yapmaya çalıştığına şahit olmuştuk. 1985-86 eğitim-öğretim yılı sonuna doğru Ramazan ayı sebebiyle iftar yemeği istediğimizde, üç arkadaş olarak yurtlarda kalanlardan oluşturduğumuz 276 kişilik liste bizden istenmiş, fakat vermemiştik. İsteme sebepleri görünürde masumdu: Oruç tutacak olanlar gerçek kişiler mi yoksa hayali mi ve liste şişirme bir liste mi? Ama işin aslının fişleme olduğunu bilebilecek kadar zeki(!) idik elbette. Vermedik. Kendi adımızı ve kimlik bilgilerimizi verdik, arkadaşlarımızı satmadık. İlerleyen zaman içinde, bir Boğaziçi geleneği olarak fişleme kültürü, yönetim seviyesinden öğrenci seviyesine evrilmiş! Çok yazık! İdarenin fişleme özgürlüğü, “level atlayarak” öğrencinin öğrenciyi fişleme aşamasına gelmiş. Demokrasi adına gurur duyulacak bir şeyse, birileri gurur duysun eserleriyle...

Tabii ki, yaşadığımız fişlenme sorunu iftar listesiyle sınırlı kalmadı. Zorla aldığımız iftar yemeği sırasında yemek düzgün veriliyor mu bahanesiyle başımıza idareden birileri gönderilmişti birkaç gün. Yani kimler var meselesi; olabildiğince gözlem yoluyla tespit/fişleme. Bu ne kadar işlerine yaradı bilmiyorum ama daha sonra istediklerini aldılar. Şöyle ki; dindar öğrenciler daha çok Uluslararası İlişkiler Kulübü (UIK) çevresinde kulüp faaliyeti yapıyorlardı. UIK başkanlığı karşılığı satın aldıkları muhafazakar birinin verdiği isimler üzerinden gerekli fişlemeyi yapmışlardı. Daha sonraki yıllarda da UIK’i kapatmışlardı. O sıralar bazı arkadaşlar Yeşilay adında bir kulüp kurmak için çalışıyorlardı. Kulüp amblemi, Yeşilay Derneği amblemi ile Boğaziçi ambleminin iç içe geçirilmesi ile oluşturulmuştu. İdare bu arkadaşları sorguya almış, Boğaziçi amblemini bozmakla suçlamış ve kulübü kapatmak istemişti. Sorumlu arkadaşımızın cevabı idareyi susturmaya yetmişti: Hocam, biz Boğaziçi’nin değil, Yeşilay’ın amblemini bozduk!... Kulüp kurtulmuştu. Zeka!

Biz, bu okulun demokratik görünümü altında kapkara bir faşizm yatmaktadır dediğimizde, bazıları bize öğrenci profili ile cevap vermektedir. Trajikomik bir durum! Sanki, öğrencileri kendileri alıyorlar. O öğrenciler merkezi sınav sistemi ile oraya geliyorlar. Bize karşı laf söyleyenler öğrencilerden değil; hocalardan, asistanlardan, çalışanlardan ve yöneticilerden haber versinler. Çünkü öğrenciler değil, bu dört grup yani hocalar, asistanlar, çalışanlar ve yöneticiler onların kararıyla geliyorlar üniversiteye. Onlara kalsa, o öğrencileri de almazlar. Çünkü hocaların bir kısmı (2008, 119 hoca) başörtüsüne karşı bir faşist bildiri imzalamış ve yayınlamışlardı. O bildiriye imza atmayan, başörtüsü zulmüne karşı çıkan ve masum öğrencilerini savunan hocalar da vardı üniversitede. Onları her zaman olduğu gibi saygıyla selamlarım ve onların şahsında Boğaziçi’nin bu hakkını da kimseye yedirtmem. Bu ayrı bir mesele!...

Şimdi, rektöre karşı eylem yapanlar arasında o zamanlar başörtüsüne karşı o faşist bildiriyi imzalayan, teröriste terörist diyemeyen, misal PKK; hiçbir Türkiye taraftarı beyanatı bulunmayan o hocalar da var ve aynı kişiler Hendek/Çukur operasyonları sürecinde de teröristlere arka çıkan ve yabancı ülkeleri Türkiye’ye müdahaleye çağıran bir bildiriye imza atmışlardı. Şimdi, Gara’da şehit edilen şehitler için ailelerine bir tek kelimelik başsağlığı mesajı yok. Halbuki, kendileri destan gibi bildiriler yazma istidadına sahip akademisyenler! Amerika’nın Boğaziçi’ni işgal etmesinin mümkün olduğunu söyleyen dışarıdan bazılarını da bunlara ekleyelim... Misyoner okulundan terör destekçisi ve işgale davet çıkaran okula giden serencam! Hayretle ve ibretle izlemiyoruz; dikkatle ve rikkatle karşı koyuyoruz.

Boğaziçi geleneği denilen tozpembe demokrasi ve özgürlük büyüsünün bir üflemelik hali vardı, televizyon ekranlarından üfledik. Altından katran karası bir faşizm çıktı; herkes gördü.

Bir toplumun siyasi, kültürel, etnik, sosyal vb. deseni neyse, üniversitesi de öyle olur, hem öğrenci hem hoca bakımından. Türkiye’nin çoğulcu desenini gittiğimiz pek çok üniversitede görüyoruz. Peki, ya Boğaziçi? Boğaziçi farklı. Her türlü öğrenci var, -çok güzel- ama nedense hoca, asistan ve yönetici olarak sadece Bosphorus Bilim Kilisesi epistemik cemaatine mensup kimseler var! Örneğin; Türkiye’nin büyük çoğunluğu muhafazakar, Boğaziçi’nde kaç tane muhafazakar hoca ve asistan var; ülkenin en köklü siyasi damarlarından biri milliyetçi/ülkücü damar, Boğaziçi’nde kaç tane ülkücü hoca ve asistan var; yine memleketin en büyük siyasi geleneklerinden biri de İslamcı gelenek, Boğaziçi’nde kaç tane İslamcı hoca ve asistan var? Ben neden solcu hoca var, sosyalist hoca var, sosyal demokrat hoca var, liberal hoca var demiyorum; niye başka hoca yok diyorum ve çoğulculuk olmayan yerde özgürlük olur mu, özgürlük olmayan yerde demokrasi olur mu diye soruyorum... Yönetici ve çalışanları da siz sorun! Yanlışlıkla olan birkaç kişinin dışında kimse yok. Aykırı düşünen hocaları bıktırdılar. Şerif Mardin’den Mim Kemal Öke’ye, Yalçın Koç’tan Nilüfer Göle’ye kadar hepsi Boğaziçi Üniversitesi’ni terk etti.

Hatırlayınız, eylemlere katılan bazı öğrenciler başörtülü idi. Olabilir, normalde bu normal bir şey; kendi kararları, bundan daha doğal ne olabilir. Fakat o başörtülü öğrenciler şunu hiç sordular mı kendilerine ve okul idaresine: Bu okulda niye başörtülü hoca ve asistan yok? Ben mezun olduğumda, bu okulda asistan ve hoca olabilecek miyim? Değil mi; nüfusun yarısı kadın, kadınların üçte ikisi başörtülü, başörtülülerin hatırı sayılır bir kısmı okuyor ve onların bir kısmı da akademisyen oluyor; oluyorlar ki, onları diğer üniversitelerde görebiliyoruz... Peki, Boğaziçi Türk yurdu değil mi, Boğaziçi Türkiye Cumhuriyeti topraklarında değil mi, Boğaziçi Türk hukukuna tabi değil mi? Boğaziçi’nde niye başörtülü hoca ve asistan yok? Cevap: Ama bizde her fikirden ve her kimlikten öğrenci var; Boğaziçi çok demokratik bir yer, burası çoğulcu bir üniversite... Sahi mi? O öğrenciler sizin yetkinizde mi? Siz bana hocalardan haber verin, sizi gidi anti-demokratlar, sizi gidi kendine demokratlar, sizi gidi faşizmin önde gidenleri sizi?

Evet, Boğaziçi öğrenci profili çoğulcu ama hocalar ve asistanlar değil. Bunun neresi demokrasi geleneği, bunun neresi özgürlük geleneği; hak-hukuk bunun neresinde, hukukun üstünlüğü mü yoksa kendini üstün gören anti Türk gettosunun hukuku mu?

Boğaziçi öğrencileri merkezi sınav sisteminde ilk yüzlük dilime giriyorlar. Dahası okul ilk 100 öğrencinin ve ilk bin öğrencinin çoğunu alıyor. Peki, bu zeki çocukların(!) okudukları Boğaziçi Üniversitesi’ni dünya sıralamasında 600’lerin gerisine düşüren hocalara ne diyeceğiz? O zeki çocuklar, o prestijli okulu yerlerde süründüren hocalarına, rektörlerine ve yöneticilerine karşı bir eylem yaptılar mı şimdiye kadar, biz neden en az ilk 100 üniversite arasında değiliz diye? Hayır. Onca zeki öğrenci ve fakat üniversiteyi batıran hocalar, yöneticiler, rektörler! Neden kimse bunlardan hesap sormuyor? Bakınız, yüzde 1’den gelen öğrencilerin hocaları atıf sıralamasında Türkiye’de 1. sırayı geç ilk 10’da bile değiller. Yani kimse yazıp çizdiklerini kaale almıyor. Eylem var, bilim yok yani. Laf var, kelam yok yani. Gürültü var, düşünce yok yani. Yine bu en zeki çocukların hocaları, dünya genelinde belirlenen en etkili akademisyenler sıralamasında, -dünyayı geçtik- Türkiye’de bile ilk 10’da değiller. 1. sıradaki öğrencilerin ilk 10’a bile giremeyen hocaları!... Acaba, neden diye sormayacak mı bu zeki çocuklar; üniversitemize ve bize layık hoca olmak bu mu diye eylem yapmayacaklar mı? Ama bakınız, yeni rektör ilk 100 üniversite diyor; cevap “istemezük”...

Rektör atanınca, ilk yafta kayyum rektör olarak geldi ve bir kısım eylemciler soluğu HDP ile ilişkide aldı ve bütün kayyumlar gibi kayyum rektör de gidecek dediler ve kendilerini çok fena açık ettiler. Kimin ekmeğini yedikleri ve kimin kılıcını salladıkları apaçık bir şekilde ortaya çıktı. Eylemin ne, söylemin ne, söyletenin kim!...

Eylemlere sayılar açısından da bakmak lazım. Öğrenciler istemiyor, rektör istifa etsin diyenlere, kaç öğrenci diye soruyorsun, 100-150 öğrenci filan diyorlar. Hadi birkaç yüz olsun. Şimdi birkaç yüz öğrenci istemiyor diyenler şunu cevaplasın: Ya birkaç bin öğrenci sahaya iner ve biz istiyoruz derse ne olacak? Mesele tam da böyle; zira biliyoruz ki, büyük çoğunluk okulun karıştırılmasına karşı. Zaten, evvelden beri öğrenciler genelde derslerine ve işlerine bakarlar. Bir kısım mezhepçi/etnikçi/ideolojik öğrencinin yaptığına bakmazlar. Bir Boğaziçi geleneği varsa o da budur ve o gelenek öğrenciler arasında canlıdır. Nitekim, karşı bildiri yayınlayan öğrenci grupları da mevcuttur; olayı kaşıyanlar büyük çoğunluğu sahaya inmeye zorlamasa hem Boğaziçi hem de kendileri için iyi olur.

Boğaziçi’nde dikkat edilmesi gereken bir şey var: Mezhepçi/etnikçi/ideolojik bir kısım öğrenciler ve hocalar doğrudan bir takım illegal örgütlerle irtibatlı. Lafı uzatmaya gerek yok, onları illegal örgütlere dair yaptıkları anma vs. gibi etkinliklerinden herkes bilir. Bunların yaptığı veya yaptırdığı eyleme öğrenci eylemi denilemez. Unutulmamalıdır ki; kitap, teröristi öğrenci yapmadığı gibi cübbe de teröristi hoca yapmaz. Öğrenci öğrencidir, hoca hocadır; ama terörist de teröristtir.

Baba Bana Bir Masal Anlat

Bu son bölümde sizlere hepsi tecrübeyle sabit “kısa kısa kıssalar” anlatmak istiyorum: Derler ki, Boğaziçi ortamı daha bir başkadır, daha liberaldir, hoca öğrenci ilişkisi daha yatay ve arkadaşçadır. Doğrudur. Ama bu, bir kısım hocaların üniversiteyi kendi ideolojik çiftliklerine çevirmedikleri anlamına gelmiyor. Yine bu, bir kısım hocaların üniversiteyi kendi lordlar kamarasına çevirmedikleri anlamına gelmiyor. Lordlar ve leydiler kamarayı paylaşmış, ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyorlar. Hocalar arasında çoğulculuk yok. Çoğulculuk yoksa demokrasi de yok demektir. Özgürlük dedikleri ise bir kısım kişilerin mezhepçi/etnikçi/ideolojik örgütlenme özgürlüğünden ve sol terör örgütlerinin sözde önemli günlerinin ve/veya kişilerinin serbestçe anılmasından ibarettir. Buna bir kısım masonik yapılanmaları ve LGBT çalışmalarını da ekleyebilirsiniz.

Özgürlük ve demokrasi bağlamında arabanızın arkasında bombalar ve silahlarla üniversiteye giriş yapıp, arabanızı okulun otoparkına park etme özgürlüğünüz de vardır. Olay ortaya çıkınca terörden değil, izinsiz işe gelmemekten ceza alırsınız, olur biter. İşte, Boğaziçi öylesine özgür bir yerdir! Öyle ki; özünüzün özgürlüğünü arabada bomba olarak kampüse kadar getirebilirsiniz.

Bizim zamanımızda, “bırakın eylemlerini özgürce yapsınlar” denilen bir kısım öğrenciler rektörlüğü işgal etmiş ve rektörlüğün kütüphanesini yakmışlardı. Okul idaresi onlara ses çıkarmamıştı. Biz eylemi desteklemiş, fakat işgali ve yangını kınamıştık. Sonuç; biz de kınandık! Bina yakmaktan arabayla okula silah taşımaya varan bir özgürlük ortamı!

Yıl 1994. Refah Partisi adayı Recep Tayyip Erdoğan yerel yönetim seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilir. Biz Refahlı gençler onu Boğaziçi’ne davet etmek isteriz, ama idare izin vermez. Şehrin seçilmiş belediye başkanı Boğaziçi’ne gelemez. Ne güzel demokrasi değil mi? Sonraki sene Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın genel başkanı olduğu Refah Partisi genel seçimlerden birinci parti olarak çıkar. Hükümet kurma görevi ona verilmez Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından. Biz Erbakan hocayı konferans vermesi için okula davet etmek isteriz, müesses nizam ona da izin vermez. Sonraki yıl, hükümet kurma görevi Erbakan’a verilir ve arkadaşlarımız yine davet etmek ister, derin Boğaziçi ülkenin başbakanına ikinci kez izin vermez. Onlara okulun kaçak yapılaşmaları hatırlatılınca birden demokrat olurlar, Erbakan Hoca gelir ve okul tarihinin en kalabalık konferansında Başbakan olarak konuşmasını yapar.

2018’de mezun derneklerinden biri genel kurulunu okul içinde yapmak ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı davet etmek istediğini okul idaresine bildirir. Rektör ancak ana yerleşkenin dışında bir salondan bahsedebilir. Ülkenin Cumhurbaşkanı gelecek ama ana kampüse giremeyecek! Nasıl bir faşizmdir bu! Nasıl bir baskı vardı rektör üzerinde, anlayabiliyor musunuz? Boğaziçi lordlar kamarası, anti Türk gettosu, Bosphorus Bilim Kilisesi ülkenin Cumhurbaşkanını üniversiteye sokmuyor; nasıl! Boğaziçi çok demokratik ve özgürlükçü bir üniversitedir! Seçilmiş ve her seferinde seçilmiş bir cumhurbaşkanının ana kampüse girebilmesi için meşruiyeti yoktu onların nezdinde! Hem de iki sene öncesinde darbe püskürtmüş bir cumhurbaşkanı!... Boğaziçi, demokrasi, özgürlük ve masal... Neyse, dernek yöneticileri asıl göstermeleri gereken yüzlerini gösterince, olması gerektiği üzere en prestijli salon tahsis edilir.

Öğrenciliğimiz sırasında biz her dönem (yarıyıl) idareden mescit istedik. Okul içindeki yurt odalarımızda namaz kılabiliyorduk, -elbette kimse karışmıyordu- ama yurt odalarında öyle olmuyordu, mescit bir ihtiyaçtı ve biz öğrenciler(!) bunu istiyorduk. Hiçbir dönem olumlu cevap vermediler, masum kılıflar diyarında her zaman uyduracak bir mazeret buldular. Buna rağmen biz yine talebimizi iletmeye devam ettik. Bizden sonra, nihayet, okulun girmesi zor bir yerinde bir yeri mescit diye tahsis ettiler. Olsun, bu da demokrasidir!..

Miladi takvimler 1997’yi gösteriyor. 28 Şubatçı faşistlerin gemi azıya aldıkları zamanlar. O yıllar ülkenin en etkin gençlik teşkilatı olan Milli Gençlik Vakfı’nın (MGV) İstanbul başkanıyım ve yetmezmiş gibi bir de Boğaziçi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora öğrencisiyim. Dönemin Batı Çalışma Grubu diye bilinen millet düşmanı faşistleri her gün bir şubemizi, bir temsilciliğimizi basıyordu. Üstüne üstlük bir de Maliye Teftiş Kurulu’nda her gün sorgulama üstüne sorgulama. Kim kiminle ilişki içinde bilmiyorum. Bir gün danışman hocam (B.T.) beni odasına çağırıyor ve “seni bu programdan attıracağım” diyor. Hocam diyorum, “ben atılmalık bir şey yapmadıktan sonra beni niye attırıyorsunuz ki”... “Attıracağım, arkadaşlarla konuşup seni attıracağım, biz seninle böyle mi çalışacaktık, böyle mi yapacaktık.” Benden örtük olarak istenen şey, içinde bulunduğum ve gençlik liderlerinden olduğum İslami camiayı deşifre etmek idi!... Etmedim, etmem... Netice: Girmediğim üç dersini -ki biri dönemin ilk dersi olan ve asistanların gittiği ama pek kimsenin gitmediği o yapılmayan dersti- gerekçe gösterip derse devamsızlıktan dolayı final imtihanına almıyor, almayınca ders notum otomatik olarak F geliyor. Dönem ödevi şeklindeki çalışmama, teslim alırken “mükemmel bir paper” diyen bir başka hocamın (İ.S.) dersinin notu da beklediğimden düşük geliyor(!); ikisi birleşince ortalamam 4.00 üzerinden 3.00’ün altına düşüyor ve o zamanki mevzuata göre ortalama düşüklüğünden okuldan atılıyorum. Ama biliyorum ki, aynı derste beş devamsızlık yapmış olan lakin final sınavına alınmış bir arkadaşımız vardı, hocayla aynı epistemik cemaatten. O zaman onu dile getirmedim, getirmezdim de!

En son kıssa olarak, oh olsun sana (bana) cinsinden eğlenceli bir şey anlatayım: Tarih bölümü öğrencisiyim. Bir cuma günü saat 12:00-15:00 arası bir final sınavı görünüyor listelerde. Arkadaşlarla konuşuyoruz, birkaç gün öncesinden hocaya (S.E.) gidiyorum ve Cuma namazı saatiyle çakışan finali söylüyorum, bazı öğrencilerin de Cuma namazı kıldığını ve sınavın 13.00’te başlamasını rica ediyorum. Hoca olmaz diyor; Cuma’ya gidebilirsiniz, ona karışamam ama geldiğinizde sınıftan çıkmış olan bir öğrenci olursa, hiçbirinizi sınava almam! Aslında hocalar zaman saat değişikliği yaparlardı. Etme hocam, gitme hocamlar işe yaramıyor. Zaman hızla geçiyor ve cuma günü geliyor, finale biraz geç girmek üzere namaza gidiyorum. Namaz sonrası hızlıca sınıfa gidiyorum; bir öğrenci çıkmış ve hoca beni sınava almıyor. Sınıfa bakıyorum, görebildiğim kadarıyla sınıftan hiç kimse Cuma’ya gelmemiş; bir kişi bile. Elbette, hoca haklı!...

Sonuca Giderken

Akademik ekosistem doğası gereği her türlü demokratik ve özgürlükçü ilkeler üzerine oturur. Terör örgütlerinin okullarda demokrasi, barış ve özgürlük perdesi altında yaptıkları örgütlenmeler buna dahil değildir. Boğaziçili katılımı parmakla sayılacak kadar az olduğu için Boğaziçi eylemi denilebilir mi bilmiyorum ama hadi öyle olsun, Boğaziçi eylemleri demokrasi kılıfına uydurulmuş bir şekilde yukarıda sayılan terör örgütlerinin arka planda örgütledikleri ve zaman zaman kendilerini ele verdikleri eylemlerdir. Boğaziçi, Amerikan kapitalizminin sosyalist üniversitelerinden biridir. Oraya bakınca, tüm solcular üzerlerine alınmasınlar ama şunu diyorsunuz ister istemez: Türk solu Amerika’nın sağ koludur... Bunu ve eylemlerdeki sol terörist örgütlerin elini görmemek için deli olmak lazımdır. Ancak basında ve sosyal medyada tam bir algı operasyonu şeklinde yürütülen propaganda faaliyetleri kısmen de olsa bunu perdelemiştir. Eylemin söylemi tam da “post truth” çağında “bullshit philosophy” olarak gündemi işgal etmiş ancak sönümlenmiştir.

Son uç: Derdiniz gerçekten akademik ve bilimsel kaygılarsa, üniversitemi 600’lerin bile gerisine düşüren hocaları ve yöneticileri protesto etmek için eylem düzenlesem gelir misiniz? Derdiniz gerçekten akademik ve bilimsel kaygılarsa, atıflar sıralamasında üniversitemi Türkiye’de ilk 10’un bile gerisine düşüren hocaları ve yöneticileri protesto etmek için eylem düzenlesem gelir misiniz? Derdiniz gerçekten akademik ve bilimsel kaygılarsa, etkili akademisyenler sıralamasında üniversitemi Türkiye’de ilk 10’a bile sokamayan hocaları ve yöneticileri protesto etmek için eylem düzenlesem gelir misiniz?

En son uç: Bu topraklar 15 Temmuz ülkesi topraklarıdır ve Boğaziçi bu topraklara dahildir; Boğaziçi bu ülkenindir ve Türk yurduna dahildir. Delisi de akıllısı da bunu böyle bellesin!

Kaynak: KRİTER DERGİ

Yorumlar (0)
banner35
9
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Yerli veya yabancı aşılardan hangisini kullanmayı tercih ederdiniz?
Yerli veya yabancı aşılardan hangisini kullanmayı tercih ederdiniz?
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 31 67
2. Fenerbahçe 32 63
3. Galatasaray 32 62
4. Trabzonspor 33 58
5. Gaziantep FK 31 50
6. Alanyaspor 32 49
7. Hatayspor 32 49
8. Karagümrük 33 49
9. Göztepe 33 46
10. Sivasspor 31 44
11. Konyaspor 31 40
12. Antalyaspor 32 39
13. Rizespor 32 36
14. Kasımpaşa 32 35
15. Malatyaspor 31 33
16. Ankaragücü 31 33
17. Başakşehir 32 33
18. Kayserispor 31 33
19. Gençlerbirliği 31 31
20. Erzurumspor 32 28
21. Denizlispor 31 26
Takımlar O P
1. Giresunspor 29 60
2. Samsunspor 29 57
3. Adana Demirspor 29 55
4. Altay 29 53
5. Altınordu 29 52
6. İstanbulspor 29 51
7. Ankara Keçiörengücü 29 49
8. Tuzlaspor 29 41
9. Bursaspor 28 40
10. Bandırmaspor 29 39
11. Ümraniye 28 38
12. Boluspor 29 35
13. Balıkesirspor 29 32
14. Adanaspor 28 31
15. Menemenspor 29 30
16. Akhisar Bld.Spor 29 25
17. Ankaraspor 28 19
18. Eskişehirspor 29 8
Takımlar O P
1. Man City 32 74
2. M. United 30 60
3. Leicester City 30 56
4. Chelsea 31 54
5. Liverpool 31 52
6. West Ham 30 52
7. Tottenham 30 49
8. Everton 29 47
9. Leeds United 31 45
10. Aston Villa 30 44
11. Arsenal 30 42
12. Wolverhampton 31 38
13. Crystal Palace 31 38
14. Southampton 30 36
15. Burnley 30 33
16. Brighton 30 32
17. Newcastle 30 29
18. Fulham 32 26
19. West Bromwich 30 21
20. Sheffield United 30 14
Takımlar O P
1. Real Madrid 30 66
2. Atletico Madrid 29 66
3. Barcelona 30 65
4. Sevilla 29 58
5. Real Sociedad 29 46
6. Real Betis 29 46
7. Villarreal 29 46
8. Levante 30 38
9. Celta de Vigo 29 37
10. Athletic Bilbao 30 37
11. Granada 29 36
12. Cádiz 30 35
13. Valencia 29 33
14. Osasuna 29 31
15. Getafe 30 30
16. Huesca 30 27
17. Real Valladolid 29 27
18. Elche 30 26
19. Deportivo Alaves 30 24
20. Eibar 30 23