banner10

Beş soruda İslamofobi

Yeni Zelanda’da Cuma vakti Müslümanlara yönelik saldırıda 40 kişi hayatını kaybederken 20’si ağır 48 kişi de yaralandı. Müslümanlara yönelik bu saldırı İslamofobi tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Peki İslamofobi nedir? 

Beş soruda İslamofobi

Levent Baştürk

İslamofobinin yükselişinden bahsederken genelde 11 Eylül’ü milat alıyoruz. Oysa hem ABD’de hem de Avrupa’da 11 Eylül öncesinde İslamofobinin canlı ve güçlü olduğunu biliyoruz. Ancak 11 Eylül önceki dönemlere göre bir kırılmaya sebep olmuş ve daha önce olmayan yeni gelişmeleri beraberinde getirmiştir.

1- Bugün İslamofobi deyince anlamamız gereken nedir?

Sorunlu bir kavram olan İslamofobi, İslam ve Yunanca “-phobos” kelimelerinden oluşur. Psikiyatride irrasyonel korku muhtevalı zihni rahatsızlıkları izah etmek için kullanılan –phobia ekinin İslam kelimesiyle birleştirilerek yapılan bu kavram İslam ve/veya Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel korku biçiminde tanımlayanlar varsa da bu tanım, bugün kavrama yüklenen manayı bütünüyle ihtiva etmekten çok uzaktır. İslamofobi denince kısaca anlamamız gereken şudur: İslamofobi, İslam ve/veya Müslümanlara karşı duyulan önyargı, nefret, düşmanlık ve [yersiz] korku gibi halleri, bu hallerden yola çıkarak dile getirilen aşağılayıcı ve şeytanlaştıran söylemi ve ayrımcı eylemleri ifade eden bir kavramdır. Bu kavram Müslümanlara/İslam’a karşı duyulan ve sadece dille ifade edilen halleri içermez. Bunun yanı sıra çalışma hayatında veya hizmetlerden faydalanma durumunda ayrımcılık, şiddet suçları, Müslümanlara ait ibadet yerlerine ve diğer mülklere zarar verilmesi, toplum hayatı ve uluslararası ilişkilerden dışlama yoluyla ifade edilen tahammülsüzlük, düşmanlık ve nefret hislerini de ifade etmektedir. Sosyal bilimciler arasında uygun bir kavram olup olmadığına dair tartışmalar devam etmektedir. Ancak 1997’de İngiltere’de yayınlanan Runnymede Raporu’ndan sonra çok sık kullanılır olmuş ve genel kabul görmüştür.

Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız haliyle İslamofobi daha çok mikro ve mahalli durumları izah eden bir kavram niteliğindedir. Olaya daha geniş bir açıdan baktığımızda, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’lardan bugüne İslam`a ve Müslümanlara karşı özellikle Batı dünyasında hâkim olmaya başlayan tavır olarak İslamofobi, teori, işlev ve amaçta bir ideolojik fenomendir. Müslümanlar ve İslam hakkında negatif mana yüklenimini kalıcı ve sürdürülebilir kılmaktadır. Bu ideolojik fenomen tam şeklini Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra almış ve bu sayede Müslümanlar hakkındaki kin dolu stereotiplerin yaygınlaştırılmasıyla uluslararası düzlemde müesses hegemonya meşru ve tabii olarak sunulmak istenmiştir.

Bu ideolojik fenomenin bir diğer önemli yönü de bir ırkçılık biçimi olarak karşımıza çıkmasıdır. Hedeflenen bir grup vardır ve ona karşı diğer insanlarda nefret aşılanmaktadır. Irkçılık artık sadece biyolojik üstünlük üzerinden değil, dini inançlar, kültürel gelenekler ve etnik kimlik ögelerinin bütününü içerecek şekilde kendini ifade etmektedir. Müslümanların ‘uygarlık yoksunu, barbar, otoriter, despot, baskıcı, hoşgörüsüz, şehvet düşkünü ve şiddet yanlısı’ gibi ifadeler üzerinden kurgulanması ve etnik ve dini aşağılamaların iç içe sokulması İslamofobi olgusuna ırkçı karakter kazandıran bir durumdur.

2- İslamofobinin günümüzdeki yükseldiği şeklindeki iddialar bazı kamuoyu araştırmaları ile de desteklenmektedir. Bu yükselişi hangi etkenlerde aramak gerekir?

Aslında tek bir İslamofobi yerine, bazen İslamofobilerden söz etmek yerinde olacaktır. Bir başka deyişle, İslamofobi çok katmanlı bir olgudur. Bazen birbirinden farklılık arzeden bütün durumları kapsayan genellemeler yapmak zor olabilmektedir. Mesela, Avrupa’da İslamofobinin bir yönü göçmen sayısında olan artış iken, ABD’de Müslümanlar göçmen odaklı bir tartışmanın unsuru değillerdir. ABD göçmenlik sorunu denince akla genelde Latin Amerikalılar, özelde de Meksika kökenliler gelir. Bunu hatırda tutarak kısaca şunları söyleyebiliriz: İslamofobiden söz etmeden önce hiç aklımızdan çıkarmamamız gereken husus, gerek ABD gerekse Avrupa’da İslamofobinin yeni ortaya çıkmış bir durum olmadığı, aksine köklerinin oldukça sağlam olduğudur.

Diğer bir husus da, günümüzde İslamofobinin yükselişinden bahsederken genelde 11 Eylül’ü milat alıyoruz. Oysa hem ABD’de hem de Avrupa’da 11 Eylül öncesinde İslamofobinin canlı ve güçlü olduğunu biliyoruz. Ancak 11 Eylül önceki dönemlere göre bir kırılmaya sebep olmuş ve daha önce olmayan yeni gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelerin neler olduğuna bakmak aynı zamanda günümüzdeki yükselişi de izah edecektir:

1- Soğuk Savaş sonrası dönemin daha çok dış tehdide dayalı “Yeşil Tehlike” söylemi yerini “iç tehdit olarak Militan İslam ile Müslüman nüfus bombası” söylemlerine bırakmıştır. ABD’de daha çok orta sınıf profesyonel kesime mensup Müslümanların sistemi içinden ele geçireceği iddiaları her çeşit yayıncılık kullanılarak işlenmeye başlanmıştır. Avrupa’da ise “Eurobia” olarak formüle edilen Müslüman tehdidi daha çok demografi odaklı bir söylem olarak gelişmiştir.

2- Özellikle pro-İsrail çevreler hem mali hem de entelektüel olarak İslamofobi odaklı gayretlerin merkezinde yer almışlardır.

3- ABD’de ve Avrupa’da hükümetlerin benimsediği ve genelde Müslümanları hedef alan güvenlikçi politikalar ve yasalar, bu ülke vatandaşlarında vahim bir tehlike ve tehditle karşı karşıya oldukları kanısını pekiştirmiş ve zaten var olan Müslüman aleyhtarı tepkileri güçlendirmiş ve yaygınlaştırmıştır.

4- ABD’de milyonlarca doların döndüğü İslamofobi Endüstrisi’nin doğması ve bu sektörün özel şahısların/vakıfların kurduğu işbirliği ağı ve hükümetin yaratmış olduğu yeni güvenlik yapılanması ile devamlı çarklarının yağlanması, her daim güçlü bir İslamofobik söylem ve faaliyetlerin varlığını etkili kılmıştır.

5- Politikacılar söylemleri ve politikaları ile İslamofobinin değirmenine su taşımışlardır. Ayrıca, özellikle ABD’de, İslamofobi devletin dış müdahalelerini ve trilyonlarca dolara mal olan yeni güvenlik-istihbarat-sanayii kompleksini meşrulaştırmada etkin bir rol oynadığı için, duruma göre hem açıkça pratiğe dökülmüş, hem desteklenmiş ve hem de teşvik edilmiştir.

6- Farklı ülkelerdeki İslamofobik ögeler işbirliği ağları kurarak çabalarını uluslararası düzeyde sürdürür hale gelmişlerdir.

Yukarıda saydığımız unsurların etkisiyle artan İslamofobi giderek hemen hemen tüm Batı ülkelerinde ana akım bir hal almaya başlamıştır.

Yukarıda sunduğum bakış açısı, göçmenlerin sayısındaki artış ve uyum sorunları ya da bazı müslümanların şiddete başvurmaları gibi meselelerin etkisini kabul etmekle beraber, bunların daha çok tali unsurlar olarak değerlendirmektedir.

3- İslamofobinin kökenlerine indiğimizde, günümüzdeki İslam korkusunun nedenleri ile Haçlı seferlerindeki zihniyet arasında bir bağ kurulabilir mi?

İslamofobi kavramının vurgusu korkudan ziyade irrasyonel veya yersiz korku üzerinedir ve aslında, daha önce de dediğim gibi, kavrama yüklenen ilave anlamlarla daha kapsayıcı bir muhteva kazanmıştır. Bu noktada, belki Türkçe’de İslam nefreti veya İslam karşıtlığı gibi bir kavramın benimsenmesi daha doğru olabilir.

Evet, İslamofobi diye adlandırdığımız olgunun kökleri derin ve Haçlı seferlerinin de öncesine, Müslümanların daha ilk dönemlerindeki hızlı yayılma sürecinde Hıristiyanlarla olan erken temaslarına kadar gitmektedir.   İslam’ın ve Müslümanların monolitik olarak kabul edilmeleri, İslam’ın cinsiyetçi ve kadın düşmanı telakki edilmesi, Müslüman zihnin rasyonaliteden yoksunluğu, İslam’ın özü gereği şiddeti yücelttiği, Müslümanların despot veya zalim yönetimlerde yaşamaya mecbur oldukları ve İslam’ın dinsel olmaktan çok siyasal olduğu temaları, Müslümanların Hıristiyanlarla ilk temasa geçtiği döneme kadar gitmektedir.

Ancak Batı ve/veya Hıristiyan dünyasında her daim sabit ve de hep olumsuz İslam algısı ve imajı hâkim olduğunu söylemek gerçeklikten uzaktır. Olumsuz bakışın yanı sıra olumlu bakışın da var olduğu, hatta olumsuz bakışa ağır bastığı dönemler de olmuştur. Dolayısıyla, “Müslümanlar ile diğerleri arasındaki kaçınılmaz ilişki biçimi çatışmadır” diye bir iddiamızın olmaması gerekir. Zaten tarihi verilerin bu iddiayı desteklemediği, bunun İslamofobik çevrelerin iddiası olduğu aşikârdır.

4- Soğuk Savaş sonrası döneminin “Yeşil Tehlike” söylemini İslamofobi bağlamında değerlendirmek mümkün müdür?

Aslında İslam’ın veya müslümanların tehlike halinde sunulmasını doğal mecraya dönme biçiminde yorumlamak mümkündür. 1950’lerde Batı bloğunun ‘Tanrısız komünist Sovyetlere’ karşı geliştirmiş olduğu Soğuk Savaş söylemi, Haçlılar zamanında Müslümanlara karşı var olan söylemin bir yansımasıdır: Sovyet komünizmi de aynen İslam gibi yayılmacıdır ve dünya egemenliğini gaye edinmiştir, barış içinde bir arada yaşamak için güvenilemez ve Batı medeniyetine tehdittir. 1940’larda Fransız sosyolog Jules Monnerot’a göre, komünizm “yeni İslam”dır; çünkü her ikisi de doğaları gereği totaliter, bireyi tam kontrol altında nesneleştiren, teoride eşitlikçi fakat pratikte baskıcı birer dindirler. Bernard Lewis’e göre de komünizm de İslam gibi, dünyada ve cennette her soruya alternatifsiz tek cevabı olan totaliter bir öğretidir. Lewis’e göre, bireyciliğe nefrette bir Müslüman ile bir komünist tam bir benzerlik icindedirler.
Soğuk Savaş’ın bitmesi ABD’yi dünya güç dengesinde, her tarafa uzanan deniz aşırı üsleri, silah sanayii, Pentagon bürokrasisini besleyen muazzam savunma bütçesi ve istisnacılık geleneğiyle eğitilmiş diplomatik bakış açısı ile ayrıcalıklı bir konuma sokmuştur.

Ancak ortalıkta ABD’ye ne kafa tutan vardı ne de karşısına çıkabilecek bir bölgesel güç. O dönemde ihtiyaç olan düşman tipini “Medeniyetler Çatışması” tezini daha sonra geliştirecek olan Samuel Huntington şöyle tanımlamıştı: “ Amerika için ideal düşmanın ideolojik olarak hasım, ırk ve kültür olarak farklı ve Amerikan güvenliğine karşı inandırıcı tehdit kapasitesi olan askeri güç sahibi olmalıdır”.

1991’de savaş açılan Irak bu tarife büyük ölçüde uyuyordu. Ayrıca Irak bölgedeki tek sorunda değildi. İran Devrimi ve peşinden gelen rehineler krizi hala hatıralarda canlı idi. Listeye Kaddafi ve bölgede yükselen İslami hareket eklenebilir ve böylece Sovyetler’in sahneden çekilmesinden doğan “tehdit boşluğu” doldurulabilirdi. Bu arada Ortadoğu’nun otoriter rejimleri de bölgede ciddi bir İslamcılık tehdidi olduğu konusunda ABD yönetimine telkinde bulunmaktadır.

1990’ların başınca Cezayir’deki çok partili hayat denemesinden İslamcıların ezici bir üstünlük sağlayarak çıkmalarının ardından, “Yeşil Tehlike” edebiyatı hayat bulmuştur. Onu Bernard Lewis’in “Kutsal Öfkenin Kökleri” ve Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı eseri izlemiştir. Ayrıca Eski CIA başkanlarından James Wooley 1994’te, İslam’ı komünizmden sonra Batı’nın başına musallat olan yeni tehlike olduğunu söylemiştir.

Lewis ile Huntington gibi 11 Eylül sonrası dönemin adeta fikir babalığını etmişlerdir. Bu da boşuna değildir. 1990’lar ile 11 Eylül sonrası arasındaki sürekliliğe baktığımızda, İslamofobinin 11 Eylül sonrasının eseri olmadığı ortaya çıkmaktadır. Daha öncede dediğimiz gibi, 1990’ların İslamofobik literatürü, tehdit boşluğunu dolduran bir ideolojik inşa işlevi görmüştür.

5- Dünyada İslamofobi’nin yükselişi ve İslam’ın ‘öteki’leşmesi kimin işine yarar? Kim neden İslam karşıtlığını beslemek ister sizce?

Uzun vadede hiç kimsenin işine yaramaz; çünkü çatışmadan kimse istifade etmemektedir. Dünyamızda artık çatışmaya değil, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var. Ancak kısa vadede birilerinin işine yaradığı kesin. Diğer sorulara cevap verirken zaten İslamofobi’nin makro düzeyde bir ideolojik fenomen olarak hangi işlevi gördüğünden söz ettik. Ayrıca başka kimlerin istifade ettiklerini anlamak için İslamofobi’yi ırkçı bir söylem olarak pompalamada kimlerin ittifak ettiğine bakmak gerekmektedir: Pro-İsrail neo-konservatifler; katı, uzlaşmaz ve şahin Siyonist çevreler; eski Müslüman, şimdilerde ise ya başka dini benimsemiş ya da ‘yeni ateizm’ akımına mensup kişiler ve Hıristiyan Siyonistler olarak bilinen aşırı sağcı Evanjelist kesimler. Eski Müslümanların ekonomik rant için bu çaba içinde yer aldıklarını rahaklıkla söyleyebiliriz diye düşünüyorum. Bunların bir kısmı hakkında ortaya konan belgeler hiç süphe bırakmıyor. İşin ilginç tarafı bunların bir kısmını İsrail deşifre etmiştir. Diğer üç grubta yer alanların bu projede İsrail’i hem ABD hem de Avrupa gözünde vazgeçilmez kılmak konusunda hemfikir oldukları rahatlıkla söylenebilir.

Kaynak: www.dunyabulteni.net

Güncelleme Tarihi: 15 Mart 2019, 10:16
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner8

banner19

banner6

banner17