banner10

İran’da devrimi 40. yılında tartışılmaya devam ediyor

İslamiyet ve cumhuriyet eksenindeki tartışmalar İran’da hararetini koruyor. Bazı çevreler İran’da cumhuriyetin dini kurallarının tahakkümü altında kaldığını söylerken, karşıtları ise ülkede İslami değerlerin aşındığını ve seküler özgürlük taleplerinin gerisinde kaldığını savunuyor. İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) iç politika koordinatörü Serhan Afacan, AA için kaleme aldığı İran analizinde çarpıcı yorumlarda bulunuyor.

İran’da devrimi 40. yılında tartışılmaya devam ediyor

1979 İran Devrimi’nin üzerinden kırk yıl geçti ve bu yıllar İran’ı birçok açından dönüştürdü. O tarihten günümüze nüfusu iki kattan fazla büyüyerek seksen milyonu aşan İran, yalnızca siyasal rejimiyle değil, ekonomik örgütlenmesi, dış politika anlayışı, toplumsal yapısı ve kimlik tanımlaması itibarıyla da Pehleviler döneminden uzaklaştı. Geride kalan yıllar, adı dünyada örneğine az rastlanan bir kombinasyonla “İslam Cumhuriyeti” olarak belirlenen rejimin, ülkedeki gücünü tahkim etmesiyle geçti ve rejimin bu ikili doğasının yansımaları her zaman tartışma konusu oldu.

Bazı çevreler İran’da cumhuriyetin şeriat kurallarının tahakkümü altında kaldığını savunurken, başka çevreler bilakis ülkede İslami değerlerin aşındığını ve cumhuriyetin, yahut seküler özgürlük taleplerinin gerisinde kaldığını savundular. Halbuki İran İslam Cumhuriyeti, kurucu zihniyete göre, tek misyonu dünyevi mutluluk getirmek olmayan, uhrevi misyonları da olan özgün bir sistemdi. Bu özgünlük “Doğu da değil, Batı da değil: İslam Cumhuriyeti” sloganıyla perçinlenmişti. Ayetullah Humeyni bu noktaya, ölümünden sonra okunmasını talep ettiği “İlahi-Siyasi Vasiyet”inde açıklık getirdi. Humeyni’nin ölümünden bir gün sonra, 4 Haziran 1989’da dönemin cumhurbaşkanı ve Humeyni’nin eli kulağında halefi olan Ali Hamaney’in Uzmanlar Meclisi kürsüsünden gözyaşları içinde okuduğu vasiyette, İslam devriminin diğer bütün devrimlerden farklı olduğu savunuluyor ve şöyle deniliyordu: “İslam ve İslami devlet ilahi bir olgudur ki tevhitçi olmayan ekollerin aksine bütün bireysel, toplumsal, maddi, manevi, kültürel, siyasi ve ekonomik işlere müdahale eder, onları kontrol eder ve insan ve toplumun terbiye ve maddi-manevi gelişiminde etkisi olan en ufak bir şeyden dahi sarfınazar etmez”.

Bunun yanında, yine vasiyette halkın yöneticileri seçme ve “yıkıcı” olanlar hariç özgürlüklerden yararlanma hakkına değinilmişti: “Hepimiz bilmeliyiz ki gençlerin, genç kız ve erkeklerin mahvına sebep olan Batı tarzı özgürlük, İslâm ve akıl nezdinde mahkumdur. İslâm’a, genel iffet ve memleket maslahatına aykırı propaganda, makale, konuşma, kitap ve dergiler haramdır […] Yıkıcı özgürlüklerden sakınılmalıdır”.

“BAŞARIYI KORUMAK, ELDE ETMEKTEN ZORDUR”

Kuşkusuz İslamiyet ve cumhuriyet eksenindeki tartışmalar İran’da her zaman önemli oldu ve hâlâ da hararetini koruyor. Fakat geride kalan kırk yıl boyunca İran’daki gelişmelere damgasını vuran kritik ve temel bir başka kavram vardı: Devrimcilik. Ülke anayasasına, stratejik kurumlara ve kurucu ideolojiye rengini veren devrimcilik, 1979 “İslam Devrimi”nin bitmemiş bir süreç olduğu, korunması gerektiği ve onu korumanın bir sorumluluk olduğu fikrine dayanıyordu. Nitekim Humeyni vasiyetinde şöyle yazıyordu: “Kuşkusuz, İslam Devrimi’nin bekasının alameti, bizatihi onun başarısının alametidir. Başarının millete malum olan ve gelecek nesillerin tarih kitaplarında okuyacağı alametinin iki esası vardır: İslami devletin taşıdığı ilahi motivasyon ile yüce maksat ve ülke çapında bütün milletin bu motivasyon ve maksadı gerçekleştirmek için yekvücut olması”.

Bir başka yerde Humeyni, devrimi ve devleti koruma konusunda silahlı güçlerin rolüne şöyle vurgu yapıyordu: “Biliniz ki bir başarıyı korumak onu elde etmekten daha zordur. Bir ülkeyi fethetmek onu elde tutmaktan daha kolaydır”. Devrimcilik, devrimden sonra kurulan Devrim Rehberliği, Devrim Muhafızları Ordusu, Besic Teşkilatı, devrim konseyleri vb. ülkenin kritik kurumlarına adını ve karakterini vermiş bir paradigmaydı. Bu paradigma, yalnızca iç ve dış politikaya ya da ekonomi yönetimine yön vermekle kalmıyor, kanun maddelerinin muğlak kaldığı noktada içtihada zemin oluyor, yani “kanunun ruhu” işlevi görüyordu.

Bu durum devrimden hemen sonra İran’da bitmek bilmeyen bir tartışmayı da başlattı: Bağlılık (taahhüt) mı uzmanlık (tahassus) mı? 18 Aralık 1980’de Birinci Medrese ve Üniversitelerin Birlik Günü vesilesiyle konuya açıklık getiren Humeyni, arzu edilen üniversite hocası ve öğrencisi profilinden bahsederken önemli olanın ülkeye hizmet ve dine bağlılık olduğuna değinmişti: “bütün uzmanlıklar bizatihi devlet hizmeti için olmalıdır. Değilse kişi uzman olsa ama bizi Amerika’nın safına çekse ya da uzman olsa ve o uzmanlığıyla memlekete zarar verse, bu uzmanlığın bir anlamı yoktur. Böylesi bir kişi ne kadar uzmansa o kadar kötüdür”.

Humeyni 1 Mart 1981’de içlerinde üniversite hocalarının da olduğu bir gruba hitap ederken şunları söylüyordu: “Öyle ki ülkemiz, İslam’a bağlılığı olmayan ve bu yoldan sapan kişilerden yediği darbeyi, Muhammed Rıza’nın ve babasının top ve tüfeğinden yememiştir”. Aslında bu ve benzer cümlelerinde, geniş anlamda bir dine bağlılıktan bahseden Humeyni, sıklıkla bu tarz bir bağlılığın uzmanlıkla perçinlenmesi gerektiğini de vurguluyordu. Örneğin vasiyetinde şöyle diyordu: “Gelecek yıllar boyunca görev yapacak içişleri bakanlarına tavsiyem, valileri liyakatli, mütedeyyin, bağlı, akıllı ve halkla geçinmeyi bilen kimselerden seçsinler”. Ne var ki Humeyni’nin konuşmalarında sıklıkla kullandığı “bağlılık” kavramı, tıpkı “dindarlık”, “Doğu ve Batı çarpılmışları” ve “sapkınlık” kavramları gibi bir hayli muğlak ve araçsallaştırılmaya müsaitti. Sonraki yıllarda siyasi bir giyotin işlevi görecek olan bu araçsallaştırma sürecine rengini tanıdık bir kavram verecekti: Devrimcilik!

NORMALLEŞME ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL…

Bizzat Humeyni’nin, ölümünden yalnızca birkaç ay önce, Mart 1989’da, 1980’ler boyunca kendisinin vekili ve doğal halefi olan Ayetullah Muntaziri’yi görevinden azlederken kullandığı dil, sonraki dönemin işaretlerini barındırıyordu. Humeyni “ömrümün hasılası” olarak tanımladığı, ancak bazı söylem ve tutumlarından fazlasıyla rencide olduğu Muntaziri’yi naiplikten azlettiğini ilan eden mektubunda şöyle diyordu: “Münafıkların [Mücahidin-i Halk mensuplarının] sizin aracılığınızla kitle iletişim araçlarından halka ulaşan mektup ve konuşmaları, İslam’a ve devrime ağır darbeler vurdu ve İmam-ı Zaman’ın –ruhum ona feda olsun– isimsiz askerleriyle İslam ve devrim şehitlerinin temiz kanlarına ihanete müncer oldu. Cehennemin ortasında yanmamak için hata ve günahınızı itiraf ediniz; Allah belki yardımcınız olur”.

Humeyni’nin ölümünün ardından Hamaney’in Devrim Rehberi olmasıyla bu süreç ivme kazandı ve “devrimcilik” yalnızca bir söylem aracı olarak değil, birçok noktada mihenk taşı olarak ülke siyasetinin merkezine yerleşti. Hamaney’e göre “dini ve ilahi ideallere ve devrime bağlılığa ciddiyetle özen göstermek” ülkenin gerçek kalkınması için şarttı. “Bağlılık” çemberinde, Muntaziri ve diğerlerinin tasfiye edilme sürecinde başlayan daralma sürdü ve bu daralma normalleşmenin önünde hep engel teşkil etti.

1989-1997 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Rafsancani’nin özellikle dış politika açılımı girişimlerinin de, halefi Hatemi’nin 2005’e kadar süren görev süresinde ülke içinde normalleşmeye gitme çabalarının da önüne hep “devrim ilkeleri” çıktı. Hatta Hatemi’nin halefi Ahmedinejad, 2013 yılında son bulan cumhurbaşkanlığının ikinci döneminde Hamaney ile belirli konularda ihtilafa düştüğünde, ülkenin bu ultra-muhafazakar olarak tanımlanan cumhurbaşkanına isnat edilen “Sapma Hareketi” (cereyan-i inhirafi) suçlamasının arkasında da aynı gerekçe vardı: Bağlılığını yitirme. Bu bir anlamda süregiden bir sürecin gerçek dönüm noktalarından biriydi. Zira, özellikle 2009 yılındaki Yeşil Hareket sonrasında, önce Ahmedinejad’ın rakipleri olan Musevi ve Kerrubi’yi yutan, ardından da bizzat kendisini yutan bu “kavramsal daralma” artık yeni bir muhteva kazanmıştı: Devrim Rehberi’ne bağlılık! Son yıllarda, yalnızca devletin genel politikalarının belirlenmesinde değil, neredeyse her ayrıntıya varan gündelik siyasette dahi Devrim Rehberi’nin merkezi konumu derinleşti ve özellikle mevcut Cumhurbaşkanı Ruhani döneminde zaman zaman sorunlara neden oldu. Peki, bağlılığın tanımında gözlemlenen bu daralma nereye varacak?

TEHLİKEDE GÖRÜLEN DEVRİM

İç siyasette normalleşmenin önünde engel teşkil ettiği aşikar olan “devrimcilik” ve “bağlılık” ülkülerinin, İran’ı belirli ölçüde dış tehditten koruduğu açık. Siyasette ve ekonomide sürekli ve sıkı bir kontrol mekanizmasının işlediği ülke, ABD baskılarına ve yaptırımlara şimdiye kadar dayanmayı başardı. Kuşkusuz bu süreci fiiliyatta işleten en başat aktörler, Hamaney’li yıllarda gücü hemen her alanda düzenli olarak artan Devrim Muhafızları oldu. İktidara geldiğinde ABD ile masaya oturarak nükleer anlaşmayı imzalamanın zorunluluk olduğunda ısrar eden Ruhani, aksi taktirde ülkesinin “Venezuela’ya döneceğini” savunuyordu. Bu süreçte Devrim Muhafızlarının takındığı olumsuz tavra işaret eden Ruhani “tüfek ve medya sahibi” bu kurumla “kimse rekabet etmeye cesaret edemiyor” dediğinde, Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi’nin verdiği tepki tanıdıktı: “Biz İran devrimini ve kazanımlarını korumakla görevliyiz”.

Kuşkusuz Ruhani, rakiplerine karşı zaman zaman başvurduğu “Venezuelalaşmak” söyleminin bir psikoza dönüşeceğini ve ironik şekilde aleyhine döneceğini hesap edememişti. Trump’ın İran karşıtı sert tavrının ve yönetimindeki bazı isimlerin bu ülkedeki rejimi yıkma söylemlerinin ayyuka çıktığı bir dönemde, Venezuela’da yaşanan ABD destekli askeri darbe girişimi, İran açısından gerçek bir paradoks. İran ABD ile bir şekilde bir orta yol bulursa rejim güvende olur mu? Yoksa “devrim ilkelerinde” ısrar ederek “Büyük Şeytan”dan uzak durmak yegane yol mudur? Görünen o ki 2000’lerin başında İran’ı “şer ekseni” içine dahil eden Bush gibi Trump da İran’ın başını ağrıtmakta ısrarlı. Bu koşullarda Hamaney, 2015 yılında nükleer anlaşma imzalanırken sergilediklerini söylediği “kahramanca esneklik” yaklaşımına dönene kadar İran ikinci yolu seçecek. Ancak bunda ısrarcı olmaları oldukça zor. Zira Hamaney ve diğer devrimciler, bir rejimi dış tehditlerden çok iç tehditlerin zayıflattığını çok iyi biliyorlar. Diğer bir ifadeyle, eğer İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir tehdit söz konusuysa, bu bütünüyle ABD kaynaklı değil!

NASIL BİR NORMALLEŞME?

Ölümünden kısa süre önce Haşimi Rafsancani, 1979 anayasasının dönemi için iyi ve gelişmiş bir anayasa olduğunu, ancak artık ihtiyaçlara yeterince cevap veremediğini belirterek yeni bir anayasanın gerekliliğine işaret etmişti. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Kasım 2016’da ilan ettiği “Vatandaşlık Hakları Bildirgesi” ile benzer bir tavır ortaya koymuştu. Din, dil ve etnik kökenden bağımsız olarak herkesin devlet idaresinde yer almasını sağlamak, insanların din ve inançlarını müdahale olmaksızın yaşamalarını mümkün kılacak şartları temin etmek ve İran’da etnisite ve kültür konularındaki güvenlik odaklı bakış açısını değiştirmek gibi maddeler içeren metin, özünde İranlılara normalleşme vaadinde bulunuyordu.

Ne var ki gelir eşitsizliğinin ve hemen her alanda hak ve özgürlükler konusunun tartışıldığı dinamik İran toplumunun taleplerinin, devrim ilkelerinin dar bir yorumuyla karşılanması imkansız. Dahası, sistemin damarlarına işlemiş olan dar “devrimci” paradigma değişmeden yapılacak değişikliklerin etkisi de sınırlı kalacaktır. Şu an için ülkede normalleşme, devletin uygulamada belirli alanlarda “adı konmamış” bir serbestiye göz yumması anlamına geliyor. Daha yapısal adımlar açısından ise Devrim Rehberliği kurumunun ve Devrim Muhafızları’nın Hamaney’den sonra alacağı şekil belirleyici olacak. “Devrimin asli hedeflerinin ne olduğu” yönündeki bir soruya Hamaney Mayıs 2008’de şöyle cevap vermişti: “Devrimin hedefi şu arz ettiğim özelliklere sahip bir İran’ı inşa etmekten ibaretti: Bağımsız, özgür, müreffeh ve güvenli, mütedeyyin, maneviyat ve ahlaktan nasibini almış ve büyük insanlık toplumuyla ilim ve diğer alanlarda rekabette ilerlemiş”.

Mesele, birçok İranlının kolaylıkla kabul edeceği bu hedefleri ve onlara ulaşma yollarını belirleyen temeldeki paradigma, yani devrimciliktir. Ülkedeki bazı kesimler “şeytan taşlamaktan tavaf etmeye fırsat kalmamasından” yakınıyor. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde ülke anayasasının ve temel kurumlarının daha kapsayıcı bir yaklaşımla yorumlanması konusundaki talepler artacaktır. İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğini ve devlet-toplum ilişkilerinin seyrini de, inşa edilecek yeni paradigmanın başarı düzeyi belirleyecektir.

Kaynak: AA

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2019, 12:48
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner8

banner6

banner17